Aşk insanın hayatını değiştiriyor. Aynı sokak daha güzel, aynı şarkı daha anlamlı geliyor. Sabah uyanmak için bir sebep daha oluyor. Bir mesaj bütün günü güzelleştirebiliyor. Bazen de gelmeyen bir mesaj bütün günün keyfini kaçırabiliyor.
Gözünüz her yerde tek bir kişiyi arıyor. Onunla konuşmaya doyamıyor, yanından ayrılır ayrılmaz yeniden özlüyorsunuz. Daha önce gülüp geçtiğiniz aşk şarkılarında kendinizi bulmaya başlıyorsunuz.
Aşk gerçekten de insana kendisinin bile şaşırtan şeyler yaptırabiliyor.
***
Âşık olduğumuzda beynimizde bazı kimyasal maddelerin salınımı değişiyor. Bu değişiklikler duygularımızı da etkiliyor.
Örneğin sinir hücreleri arasında mesaj taşıyan dopamin, beynimizin ödül ve motivasyon sistemlerinde rol oynuyor. Sevdiğimiz kişiyi görmek için heyecan duymamızda, ona yönelmemizde ve onunla tekrar birlikte olmak istememizde etkili oluyor.
Oksitosin ise dokunmak ve sarılmak gibi temaslarla salgılanabilen, yakınlık ve bağ kurmamıza katkıda bulunan bir hormon. Yani aşk, duygularımız kadar beynimizin kimyasıyla da ilgili.
***
Ama aşkı birkaç kimyasalla açıklayıp geçmek mümkün değil. Yaşadıklarımız, beklentilerimiz, ihtiyaçlarımız ve karşımızdaki insanla kurduğumuz ilişki de bu duyguyu şekillendiriyor.
Üstelik hormonlar kimseyi davranışlarının sorumluluğundan kurtarmıyor. Sadakati tek bir hormona bağlayamayacağımız gibi sadakatsizliğin faturasını da hormon eksikliğine bağlayamayız.
Biyoloji duygularımızı etkiliyor olabilir ama karşımızdakine nasıl davrandığımızın sorumluluğu ise bize ait.
Eğer aşk acısı çekiyorsanız bu hormonların salgılanması 6 ay ile 3 yıl arasında azalıyormuş.
Yani biraz sabır. Hepsi geçiyor!
***
Boşuna “Aşkın gözü kördür” dememişler.
İnsan âşık olduğunda karşısındakinin güzel yanlarını büyütüyor. Rahatsız olduğu davranışlara sebepler buluyor. Başkasında asla kabul etmeyeceği şeyleri sevdiği kişide görmezden gelebiliyor.
Örneğin, kabalığı açık sözlülük, ilgisizliği yoğunluk, kıskançlığı büyük aşk sanabiliyor.
İlişkilerdeki özgürlük meselesi de tam burada başlıyor.
Başlangıçta sürekli birlikte olma isteği istek bir zorunluluğa dönüşebiliyor. İnsan bir süre sonra ne istediğini düşünmeden önce karşısındakinin kızıp kızmayacağını hesaplamaya başlıyor. Tartışma çıkmasın diye arkadaşlarıyla buluşmuyor. Açıklama yapmak zor gelince planından vazgeçiyor. Sevdiği insan üzülmesin diye kendi isteğini sürekli erteliyor.
Derken hayat giderek daralıyor.
En tehlikelisi de bunun zamanla normal gelmesi. Her davranışın hesabını vermek ilişkinin doğal bir parçası sanılıyor. Kıskançlık sevginin ölçüsüne dönüşüyor.
Oysa insanın sürekli kendini savunmak zorunda kaldığı bir ilişkide huzur bulması zor.
***
Bana sorarsanız âşık olmak çok güzel bir duygu. Ben bütün yan etkilerine razıyım. İnsan gerçekten başka bir dünyadaymış gibi yaşıyor. Kendini daha canlı hissediyor. Dertleri hafifliyor, hayata bakışı değişiyor. Her şeyden önce ruhu iyileşiyor.
Ama “Aşktan öte ne var?” derseniz özgürlük derim. Eğer aşk özgürlüğünüze engel oluyorsa, kendiniz olmaktan vazgeçmenizi gerektiriyorsa buna değmez.
İnsan sevdiği için pek çok şeyden vazgeçebilir. Ama kendi hayatı hakkında söz sahibi olmaktan vazgeçmemeli.
Macar şair Sándor Petőfi’nin dizelerinde söylediği gibi, “Aşkım için hayatımı, özgürlüğüm için aşkımı feda ederim.”
Ben yine de ikisinden birini seçmek zorunda kalmayacağımız bir aşktan yanayım. Yanında kendimiz olabildiğimiz, düşüncelerimizi saklamadığımız, isteklerimizden utanmadığımız biriyle…
Çünkü aşkın en güzel hali, gidebilecek kadar özgürken gitmek istememektir.