29 Ekim 1930. Ankara. Cumhuriyet yedi yaşında. Gece en görkemli davetlerden biri var. Adres Ankara Palas.
Salonda fraklı devlet adamları, uzun gece elbiseli kadınlar, yabancı büyükelçiler... Saat 22.30’u vurduğunda Atatürk içeri giriyor. Orkestra İstiklal Marşı’nı çalıyor. Davetliler ayağa kalkıyor.
Yüz kişilik ziyafette Atatürk’ün sağında Yunan Başbakanı Venizelos’un eşi, karşısında Mevhibe İnönü oturuyor. Macar Başbakanı Kont Bethlen de orada.
Fakat asıl şaşırtıcı konuk Eleftherios Venizelos!
Çok değil 11 yıl önce, Yunan ordusu İzmir’i işgal ederken Yunanistan Başbakanı oydu. Anadolu işgalinin siyasi mimarlarındandı. Şimdi, sekiz yıl sonra Atatürk’le aynı sofrada.
Yemek bitiyor. Konuklar Türk Ocağı’ndaki baloya geçiyor. Atatürk, Madam Venizelos’u dansa kaldırıyor. Alkışlar yükseliyor. Sonra Venizelos’u da dansa davet ediyor. Yunan Başbakanı mahcup cevap veriyor: “Ömrümde hiç dans etmedim, bilmiyorum.”
Düşünün! Osmanlı ordusunda yetişmiş Mustafa Kemal, batılı dansları biliyor. Anadolu işgalinin mimarı ise hayatında hiç dans etmemiş! Sadece askeri olarak değil, kültürel olarak da Atatürk üstün!
Ertesi gün Türk-Yunan dostluk anlaşmaları imzalanıyor. 4 yıl sonra Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösteriyor.
★★★
Peki Atatürk bu balolara neden önem veriyordu?
1925’teki balolarda kadınlar bir tarafta, erkekler öbür tarafta oturuyor. Kimse dans etmiyor. Falih Rıfkı Atay’ın anılarındaki şöyle geçer: “Kadınlar büfeye gidip bir şey yemek için bile kımıldamıyorlardı.” Atatürk bizzat dans ederek örnek oluyordu.
Anlatılardan biri, Gazi Orman Çiftliği’ndeki istasyon binasında yapılan bir balo. Davetliler trenle götürülüyor. Fakat yüzlerce erkeğin bulunduğu çevreden yalnızca üç kişinin eşi bu yolculuğa katılıyor. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun eşi Leman Hanım, Falih Rıfkı Atay’ın eşi Şefika Hanım ve Ruşen Eşref Ünaydın’ın eşi Saliha Hanım. Mustafa Kemal kadınların kompartımanına geliyor.
Leman Hanım dayanamıyor; “Paşam, bu inkılabın kurbanları yalnız biz miyiz?” Ardından soruyor, “Yaverlerin, milletvekillerinin, bakanların eşleri nerede?” İşte yeni Cumhuriyet’in karşı karşıya bulunduğu toplumsal gerçek bu.
Yani mevzu sadece Cumhuriyet’i getirmek değildi. Kadının kamusal hayatta yer aldığı, müziğiyle, kıyafetiyle, sofrasıyla dünyaya açılan yeni bir hayat kurmaktı.
★★★
Ve balolarda diplomatik krizler de çıkıyordu.
29 Ekim 1932. Ankara Palas. Mısır Elçisi Abdülmelik Hamza Bey davete kırmızı fesle geliyor. Türkiye’de fes eski düzenin simgesi. Mısır’da ise resmi kıyafetin bir parçası.
Atatürk sırada Mısır Elçisi’nin yanına yaklaşıyor. İngiliz Büyükelçisi Sir George Clerk’in Londra’ya gönderdiği rapora göre Atatürk şöyle diyor: “Kralınıza söyleyiniz, ben Mustafa Kemal, size bu akşam fesinizi çıkarmanız talimatını verdim.”
Hamza Bey kızarıyor, fesini çıkarıyor. Bir garsona veriyor. Garson fesi alıp götürüyor. Fransız Büyükelçisi’nin anlatımına göre fes, gümüş bir tepsi içinde salondan çıkarılıyor.
Mısır elçisi, büyük bir üzüntüyle baloyu terk ediyor. Olay Kahire’ye ulaşıyor. Mısır Kralı I. Fuad tepki gösteriyor. Mısır hükümeti Ankara’ya diplomatik nota veriyor. Türk hükümeti ise Atatürk’ün elçiye ‘yalnızca fesini çıkararak rahat edebileceğini hatırlattığını’ savunuyor. Kriz tam iki ay sürüyor. İngiltere de arabuluculuk yapıyor.
Ama hikayenin ilginç bir devamı var. 1932’nin son günlerinde Ankara’da Kızılay’ın yılbaşı balosu düzenleniyor. Mısır elçisi de orada. Ama bu kez başında fes yok! Atatürk görüyor tabii, kendisini yanına çağırıyor. İngiliz diplomatik raporuna göre elçiye “Niçin fesinizi giymediniz?” diyor ve devam ediyor; “Beni niçin hükümetinize rapor ettiniz?”
Elçi ne cevap vereceğini bilemiyor. Atatürk ardından şakayla karışık: “Gelecek 29 Teşrinievvel (29 Ekim) yemeğinde fesinizi giymezseniz sizi ben hükümetinize rapor ederim.”
İşte diplomaside köşeye sıkıştırma böyle olur. Atatürk aslında şunu söylüyor: “Yahu sen beni fesini çıkarttırdım diye hükümetine şikâyet ettin. Kralın da fes takmanı savundu. Şimdi neden takmıyorsun? Demek ki takmadan da olabiliyormuş. Bir dahaki sefere takmazsan bu kez ben kendim seni hükümetine şikayet edeceğim!”
Bütün bu diyaloglar İngiltere’nin Ankara Maslahatgüzarı James Morgan’ın 7 Ocak 1933 tarihli diplomatik raporunda yer alıyor.
★★★
Cumhuriyet’in ilk yılları, köklü alışkanlıkların değiştirildiği yıllardı. Bu dönüşüm bazen sosyal hayattaki dansla, müzikle; bazen kanunla; bazen de sert müdahaleyle yaşandı.
Ama o baloların bize anlattığı daha büyük bir hikaye var. 1925’te bir baloda açık büfeye gitmeye bile çekinen kadınlar, birkaç yıl sonra devletin en görkemli davetlerinde yabancı büyükelçilerle aynı sofrada oturuyor, dans ediyor, Cumhuriyet’i temsil ediyordu.
Atatürk’ün kurmaya çalıştığı yeni Türkiye buydu. Kadının kamusal hayatta yer aldığı, yüzünü dünyaya dönmüş, müziğiyle, sanatıyla, kültürüyle çağdaşlaşan bir ülke.
Ve unutmayalım. Dünyada adında cumhuriyet geçen ama özgürlükleri sınırlayan çok ülke var. İsimlerinde cumhuriyet yazması, o ülkelerde demokrasi bulunduğu anlamına gelmiyor. Demek ki mesele rejimin adı değil, insana nasıl bir hayat sunduğu.
Türkler için Cumhuriyet, bir yönetim biçiminden çok öte, Atatürk’ün hayatının her anında bize anlatmaya çalıştığı çağdaşlaşma idealidir.
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun.