29 Ekim 1914. Karadeniz’de iki savaş gemisi Rus limanlarını bombaladı. Adları Yavuz ve Midilli’ydi. Birkaç ay önce Alman donanmasının Goeben ve Breslau gemileriydiler. Osmanlı bayrağı taşıyorlardı. Ama donanmanın başında Alman Amiral Souchon vardı. Enver Paşa da bu harekâtın içindeydi. Rusya savaş ilan etti. Ardından İngiltere ve Fransa geldi. Savaşın dışında kalmak isteyen Osmanlı yöneticileri kararın dışında bırakıldı. Bir imparatorluğun sonunu getiren dört yıllık felaketin kapısı böyle açıldı. Aradan 112 yıl geçti. ★★★ Yine büyük bir savaş ihtimalini konuşuyoruz. The New York Times yazdı. ABD, İran’a yönelik üç gün sürecek çok ağır bir saldırı planları hazırlıyor. Fox News kanalı İsrail’in Iran sınırında Irak semalarında tatbikat yaptığını bildirdi. Hedef listesinde nükleer tesislerin yanında petrol altyapısı, enerji merkezleri ve füze fabrikaları bulunuyor. İran ise savaşı Körfez’e yaymakla tehdit ediyor. Petrol tesisleri, sivil altyapı, hatta denizaltı internet kabloları hedef olabilir. Türkiye bu savaşın tarafı değil. Ankara, İran’a saldırmak istemiyor. Peki istememek yeterli mi? Cevap 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nda. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın taraf olduğu 16 maddelik metnin ikinci maddesi, ülkelerden birine yapılan silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılmasını öngörüyor. Yani Suudi Arabistan’a saldırı Türkiye’ye de yapılmış sayılacak! Bu otomatik savaş ilanı anlamına gelmiyor. Yardımın kapsamı ayrıca belirlenecek. Üstelik anlaşma henüz Meclis onayından geçmedi. Ama mesele kâğıttaki cümlenin ötesinde. Reuters’a konuşan bir AKP milletvekili, onaydan sonra Suudi Arabistan’a Türk askeri personeli gönderilmesi için ayrıca tezkere çıkarılacağını anlattı. İlk sırada hava savunma uzmanları, elektronik harp personeli ve teknik ekipler var. Şimdi tabloyu gözünüzün önüne getirin. Türk askerleri Riyad’da radarın başında. İran’dan gelen bir füzeyi düşürüyorlar. İran bu kez o sistemi hedef alıyor. Türk personeli hayatını kaybederse Ankara nasıl karşılık verecek? Türkiye’nin İran’la savaşa sürüklenmesinin ilk kapısı bu. ★★★ İkinci kapı Kızıldeniz. Türkiye, Suudi Arabistan öncülüğündeki deniz trafiğini koruma girişimine katılıyor. Türk savaş gemilerinin Husi füzeleriyle karşılaşması ihtimal dahilinde. Husiler İran tarafından destekleniyor. Ama onların her saldırısını doğrudan İran’a yazmak doğru değil. Yine de çatışmalar büyüdüğünde bu ayrımı korumak zorlaşacaktır. Üçüncü kapı kendi topraklarımız. Mart ayında dört kez İran’dan ateşlenen balistik füzeler Türk hava sahasına yöneldi veya girdi. NATO sistemleri müdahale etti. Hatay ve Gaziantep’e parçalar düştü. İncirlik burada. Kürecik burada. Yeni bir savaşta bu tesislerden biri hedef alınırsa Türkiye’nin önündeki seçenekler değişir. Üstelik iki farklı güvenlik şemsiyesinden söz ediyoruz. NATO’nun beşinci maddesi ile Mekke Anlaşması aynı şey değil. Suudi Arabistan’da görev yapan Türk askerine saldırı, NATO’yu otomatik olarak savaşa sokmaz. ★★★ Peki Washington bu yeni ittifaka nasıl bakıyor? Önde gelen think-tank kuruluşu Atlantic Council’ın değerlendirmesine göre Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’ın savunmasında sorumluluk alması, Amerikan ordusunun yükünü azaltabilir. Ama ABD’nin bölgedeki nüfuzunu da sınırlayabilir. İsrail’deki Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü INSS’nin değerlendirmesi daha ilginç. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak hava savunması ve istihbarat ağı hem İran’ın hem İsrail’in hareket alanını daraltabilir. Dikkat edin. Yalnızca İran’ın değil, İsrail’in de! Tel Aviv için sorun İran’ın gücünü kırmaktan çok öte. İran zayıfladığında bölgenin yeni güç merkezinin kim olacağı. Ve ‘Türkiye olsun’ asla istemiyor. 1914’te iki Alman gemisi vardı. Bugün anlaşmalar, radarlar, savaş uçakları ve yabancı topraklarda görev alabilecek Türk askerleri var. Tarih birebir tekrarlanmak zorunda mı? Hayır! Ama savaşların bir huyu değişmiyor. İçine girmek için tek bir olay yetebiliyor. Çıkmak ise yıllar sürüyor.