TÜİK’in 2026 yılı birinci çeyrek verilerine göre Türkiye ekonomisi %2.5 oranında büyüdü. Milli gelirin yıllıklandırılmış tutarı 1.6 trilyon doları aştı. Uçuyoruz, şahlanıyoruz, yüksek gelirli ülkeler ligine çıkıyoruz...
Hazine ve Maliye Bakanı başta olmak üzere iktidar mensubu politikacılar ekranlarda, sosyal medyada ve kürsülerde adeta koro halinde şu cümleyi kurmaya başladılar: “Türkiye ekonomisi çoklu şoklara rağmen üst üste 23 çeyrektir kesintisiz büyüyor.”
İstatistik, rakamlarla yalan söyleme sanatı olarak da nitelendirilir. Verilerin, onları yorumlayan kişilerin amaçlarına hizmet edecek şekilde manipüle edilmesi istatistik sonuçlarını bir illüzyon aracına dönüştürüverir. Maalesef son dönemde bu araç çok fazla kullanılıyor.
Bu açıdan, “23 çeyrektir büyüme” söylemi çok kullanışlıdır. Bu kadar uzun soluklu büyüme trendi topluma bir başarı tablosu olarak servis edilir. Ancak bu verileri bir kenara bırakıp sokağa çıktığımızda; çarşıda, pazarda, kahvehanede ve mutfakta bambaşka bir iktisadi gerçeklikle karşılaşıyoruz. Büyüdüğü iddia edilen ekonomide, halkın büyük çoğunluğu yoksullaşıyor. Peki, bu nasıl oluyor? Ekonomi büyürken pek çokları için hayat nasıl pahalılaşıyor, porsiyonlar küçülüyor? Peki, gıda enflasyonunda dünyada sürekli ilk beşte kalmayı nasıl başarıyoruz?
Yoksullaştıran büyüme
İktisat literatüründe Jagdish Bhagwati tarafından ortaya atılan “yoksullaştıran büyüme” kavramı tam olarak bu çelişkili durumu tarif eder. Teorik tanımı bir yana, sokaktaki karşılığı şudur: Bir ülkenin ürettiği toplam değer ve gayrisafi yurt içi hasılası artarken, bu büyümeden elde edilen kazancın adil dağıtılmaması ve yüksek enflasyon nedeniyle toplumun refah düzeyinin gerilemesi. Yani ülke ekonomisi niceliksel olarak büyürken, halkın büyük bir kısmı her geçen gün daha fazla hayat pahalılığı hissetmekte ve yoksullaşmaktadır.
Bu çelişkiyi en derinden hisseden kesimlerin başında, şüphesiz ki sabahın köründe yollara düşen çalışanlar geliyor.
Asgari ücret genel ücret olma yolunda
Geçmiş yıllarda asgari ücret, iş hayatına yeni atılan deneyimsiz çalışanlar ya da en tabandaki iş kollarını kapsayan bir “başlangıç” ücretiydi. Bugün ise sendika ve araştırma verilerinin de ortaya koyduğu gibi, Türkiye’de ücretli çalışanların neredeyse yarısı asgari ücret ve bunun komşuluğundaki bir gelir seviyesine mahkum olmuş durumdadır. Toplumun büyük bir bölümü refahta yükseleceğine, asgari ücret paydasında, yani yoksulluk sınırında eşitleniyor. Yüksek enflasyon ve barınma maliyetleri karşısında bu gelirle ay sonunu getirmeye çalışan milyonlarca işçi, ülkenin büyümesine doğrudan emek verirken, kendi cüzdanındaki erimenin önüne geçemiyor.
Açlık sınırı 35 bin, emekli maaşı 20 bin
Aynı haklı soruyu, ömrünü bu ülkeye hizmet ederek geçirmiş emeklilerimiz de soruyor. Bugün milyonlarca emekli, en düşük emekli maaşı olan 20 bin lira ile geçinme mücadelesi veriyor. Açlık sınırının 35 bin lirayı geçtiği bir ekonomik ortamda, emeklilerin aldığı bu maaş onları hayatın en temel ihtiyaçlarını bile karşılarken kara kara düşünmeye sevk ediyor. Ucuz ürün kuyruklarında saatlerce bekleyen, market tezgahlarının önünden başı eğik geçen emeklilerin durumu, büyüme pastasının adaletli bölünmediğinin en somut kanıtıdır.
Sadece ücretliler ve emekliler değil; yüksek girdi maliyetleri nedeniyle toprağını ekmekte zorlanan çiftçi, pazar tezgahlarından taneyle sebze almak zorunda kalan ev hanımı, kantindeki bir tost ile çayın hesabını yapmak durumunda kalan üniversite öğrencisi de bu büyümeden payını alamıyor. Birileri üst gelirli ülkeler sınıfının standardını yaşıyor ancak geniş kesimlerin payına sadece hayat pahalılığı, geçim mücadelesi düşüyor.
Porsiyonu küçülenler ve büyüyenler
İşin “bölüşüm” tarafı ise tablonun en can yakıcı kısmını oluşturuyor. TÜİK’in 2025 yılı Gelir Dağılımı İstatistikleri, yaratılan değerin nasıl adaletsizce dağıldığının resmi bir belgesidir. Türkiye’de en zengin %20’lik kesim, ülkedeki toplam gelirin neredeyse yarısını (%48) alırken, en yoksul %20’nin payına sadece %6.4 düşmektedir. Gelir eşitsizliğinin temel göstergelerinden olan Gini katsayısı 0,410 gibi oldukça yüksek bir seviyede seyretmektedir. Ekonomi büyürken toplumun geneli için refah düzeyi düşmekte ise yoksullaştıran büyüme söz konusudur ve veriler Türkiye’de tam olarak bunun yaşandığına işaret etmektedir.
Sosyal yardıma muhtaç milyonlar
Bir türlü aşağı çekilemeyen yüksek enflasyon, ücretli kesimin satın alma gücünü bir silindir gibi ezip geçerken, asgari ücret de bir “istisna” olmaktan çıkıp hızla “ortalama ücret” haline gelmektedir. 18 milyondan fazla insanımız sosyal yardıma muhtaç hale gelmiştir ve sosyal yardım alan hane sayısı son on yılda %51.6 artmıştır. Sosyal yardım alan kişi sayısı artarken sosyal yardımların milli gelir içindeki oranı düşmüştür. Yani, pasta büyüdü denilirken yoksulların o pastadan aldığı pay küçülmekte, milyonlarca insan yoksulluk paydasında buluşturulmaktadır. Biz toplum olarak refahta değil, yoksullukta eşitleniyoruz.
Yapılması gerekenler basittir
İstatistik verilerle illüzyon oluşturma gayreti bir yana bırakılmalı, yapısal sorunlarla, gerçeklerle yüzleşilmelidir. Türkiye’nin istihdam yaratan, adil, kaliteli ve sürdürülebilir büyüme modeline, yapısal reformların hayata geçirilmesine ihtiyacı vardır. En önemlisi ise ülkenin gündeminin sürekli olarak birilerinin siyasi ikbali için yönlendirilmemesidir. Hukukun üstün kılınmasıdır.