Eleştiri değil üstünlük çabası

Hepimiz her gün birilerini veya bir şeyleri masaya yatırıyoruz. Hava durumundan hükümet politikalarına, komşunun çocuğundan iş arkadaşımızın sunumuna kadar her şey radarımızda.

Herkes birilerini, bir şeyleri eleştiriyor ama aslında herkes eleştiri yapmıyor. Bu ikisi arasındaki farkı çoğu zaman ayırt edemiyoruz ve eleştiri adı altında bazen karşımızdakini aşağılayıp, onu küçültüyor ama aslında sadece egomuzu rahatlatıyoruz.

Oysa eleştiri ile hakaret arasındaki çizgi sandığımızdan çok daha nettir. Eleştiri bir davranışa yönelir, hakaret kişiliğe saldırır. Eleştiri çözüm içerir, hakaret sadece yıkar. Eleştiri karşı tarafı geliştirir, hakaret onu savunmaya iter.

Birçok insan bu farkı bilmesine rağmen sınırı bilinçli olarak aşar. Çünkü amaç düzeltmek değil, üstün hissetmektir.

Günlük hayatta bunu en çok sosyal medyada görüyoruz. Birisi bir fotoğraf paylaşıyor ya da sadece fikrini söylüyor ve altına gelen yorumların büyük kısmı değerlendirme yerine küçümseme veya hakaret içeriyor.

Karşısındakinin eksiklerini bir dedektif titizliğiyle bulan o kişi, aslında karşısındakinden ne kadar üstün olduğunu anlatmaya çalışıyor. Çünkü bir şeye “Bu olmamış” demek, kişiye anlık, sahte bir üstünlük bahşediyor.

***

Aslında insanlar genellikle kendilerinde rahatsız oldukları yönleri başkalarında gördüklerinde daha sert eleştirir.

Bu yüzden bir kişinin eleştirileri, aslında o kişi hakkında çok şey söyler.

Psikolojide yansıtma denilen bu durum, aslında bir savunma mekanizmasıdır.

Kendi disiplinsizliğiyle yüzleşemeyen bir yönetici, çalışanının beş dakikalık gecikmesine fırtınalar koparabilir.

Kendi hayallerini gerçekleştirecek cesareti bulamamış bir ebeveyn, çocuğunun risk alan kararlarını acımasızca sorgular.

Düzensiz biri, başkasının dağınıklığına aşırı öfkelenir. Karar vermekte zorlanan biri, kararsız gördüğü insanları sürekli yargılar.

Kısacası kimi eleştirdiğimize bakarak, aslında kendi eksiklerimizi görebiliriz. Başkasına yönelttiğimiz her cümlede kendimizden bir parça bulunur.

Yani aslında birini eleştirirken, farkında olmadan elimize bir megafon alıp dünyaya kendi gizli kusurlarımızı haykırırız.

***

Gerçek eleştiri ise her şeyden önce bir anlama çabasıdır. Neden öyle yapıldığını, hangi sıkıntılarla karşılaşıldığını, neyin denenip neyin işe yaramadığını kavramayı gerektirir.

Örneğin bir tabloyu eleştirmek için önce o ressamın hangi ışıkta, hangi duyguda fırça salladığını hissetmeniz gerekir.

Yani gerçek eleştiri bir davranışı veya işi mercek altına alır, eksik noktayı gösterir ve mümkünse bir yol önerir. Karşı tarafı geliştirmeyi amaçlar.

Ayrıca gerçek eleştirmen, risk alan kişidir. Çünkü yapıcı olmak, yıkıcı olmaktan çok daha fazla enerji gerektirir.

Boşuna “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” dememişler.

Bir projenin sorunlu olduğunu açıkça söylemek, o projeyi destekleyenleri karşınıza alma riski taşır. Yakın bir arkadaşınıza yanlış yaptığını söylemek, o dostluğu sınar.

***

Tabii düzgün eleştirmek kadar eleştiriyi almak da ayrı bir beceridir. Her söyleneni reddetmek kolay, ama doğruyu içinden süzebilmek erdem ister.

Bazen sert söylenmiş bir cümlenin içinde işe yarar bir fikir olabilir. Eleştiriyi kişisel algılamadan, “Bundan bana ne fayda gelebilir?” diye düşünmek olgunluk işidir.

Eleştirinin kimden geldiği de önemlidir. Sizi tanıyan, emeğinizi bilen birinin yorumu, rastgele birinin sözüyle bir tutulmamalıdır. Her eleştirinin değeri aynı değildir.

Bu yüzden eleştiriyi duyduğunuzda hemen tepki vermek yerine, içinde kullanılabilir bir şey olup olmadığına bakmak gerekir.

Ayrıca her söze cevap vermek zorunda da değilsiniz. Sessizlik bazen en güzel cevaptır.





Yazarın Diğer Yazıları