Konumuz, tasfiye edilecek yatırım fonları sorunu. Kamuya açık bilgilerden çıkardığım sonuç şudur: Bu olay “kapitalizmin sistemik zafiyetinden” doğmamıştır. Kanaatimce, ortada düpedüz bir “nitelikli dolandırıcılık” vakası vardır. Pek tabii bu hükmü yargı verecektir. Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesi bu suçu şöyle tanımlar: “Fail, mağduru aldatmaya elverişli, karmaşık ve ustaca hileli hareketlerde bulunmalıdır. Basit yalan veya abartılı sözler yeterli değildir.” Kapitalizm diye bilinen “Serbest Piyasa Sistemi”nin rasyonel üstünlüğüne ve ahlaki faziletine inanan ve bunu her fırsatta savunan biri olarak, öfkeliyim. Kapitalizmi, komünistler dıştan çökertemedi. Ama böylesi “kapitalistler” içten yıkabilir. Servet, çalanın yanına kâr kalırsa, halk verimliliği düşük devletçi bir ekonomiye razıyım, yeter ki böyle insanlar kendilerine oyun alanı bulamasın diyebilir. Masum ayağına yatan tamahkâr tasarruf sahibinin parasını ütmek üzere dizayn edilmiş böylesi bir tezgâhta biriken lağımın, bir gün patlayacağını tasarımcılar biliyordu. Dolayısıyla “kıyamet günü” için gömülerini yapmışlardır. Hatta günün sonunda “tamahkâr tasarruf sahibinin” zararını nasıl olsa medyanın desteğiyle, devlet halkın sırtına yıkar biz de vicdanen rahatlarız diye de düşünmüştür. Yargı, bu projeyi boşa çıkarmalıdır.
Esas soygun henüz gerçekleşmedi
Aman dikkat! Tasfiye edilecek fonların nominal değeri olarak zikredilen 826 milyar TL buharlaşmış bir değer değildir. Bunun çoğu, halen fonlarda yatırımı olanların hak edilmemiş fiktif kazançlarıdır. Reel zararları (enflasyon düzeltmesi sonrası) girişte yatan para ile tasfiye sonrası alınacak miktar arasındaki farktır. Bunu da deve edilen paralar kısmen karşılayabilir. Her hâlükârda halkın sırtına 826 milyar bindirilmeyecektir. (İnşallah!) Bindirilirse, esas soygun o zaman gerçekleşmiş olur. İktisadın ve tüm bilimlerin temeli fiziktir. Doğada hiçbir anormallik sürgit devam edemez. Balonun patlayacağını sektörü denetlemekle “sorumlu yetkililer” de öngörmemiş olamaz. Ama “ben konuşursam krizi tetiklemiş olurum, günah üstümde kalır” diye korkup susmuşlardır. Herhalde “kriz kendiliğinden patlasın sonra biz gerekeni yaparız” demişlerdir. 1981-82 banker krizi bize “yüksek kazanca tamah eden” nice çok bilmiş kişinin nasıl çoluk çocuğa para kaptırdıklarını gösterdi. Emin Çölaşan’ın en gariban bankeri anlatan “Yalçın Nereye Koşuyor” kitabı ibretliktir.
Cevher Özden nam-ı diğer Kastelli bunların yanında bir azizdir
Kastelli’nin ikinci batışından sonra Hürriyet’te “Çekirge üç defa sıçramaz” diye yazdım. Eşi beni aradı, lütfen tekrar yazın Cevher söz dinlemiyor dedi. “Yap sat veya sat yap” işine girdi ve battı. (Aslında tam da batmadı ya. Neyse!) Banker Cevher Özden’in çok önemli bir ilkesi vardı. “Aksiyon değil obligasyon” pazarlarım derdi. Aksiyon, hisse senedi; obligasyon tahvil, borç senedi veya mevduat sertifikasıydı. Nitekim Kastelli ödemede acze düştüğünde, müşterisinin elinde teminat olarak sadece firma veya banka “obligasyonları” vardı. Hisse senedi veya Kastelli ile ilgili bir şirketin tahvili veya borç senedi yoktu. Yeni nesil bankerler, kendi şirketlerinin pay senetlerinin fiyatını “sağ elimle sattım-sol elimle aldım” yaparak şişirmekle kalmamış, bunları fonun varlıkları içine koyacak kadar gözü kara davranmıştır. Bu apaçık kusuru SPK, BDDK, MASAK, bağımsız YK üyeleri Maliye veya Ticaret Bakanlığı müfettişleri görmemiş olamaz. Görmüşler ama harekete geçmemişler. Neden?
SON SÖZ: Dürüst olmayana verilen ceza, dürüstlüğü rasyonel kılar.