Son üç yıldır büyük iddialarla, yapısal reform vaatleriyle ve ‘büyürken dezenflasyon sağlama’ teorileriyle vizyona sokulan ekonomik program, bugün ne yazık ki sokaktaki vatandaşın da sanayicinin de gerçekliğiyle uyuşmuyor. Kağıt üzerinde çok şık duran ancak iki üç ay içinde anlamını yitiren makroekonomik hedefler, tahminler ve revize edilen Orta Vadeli Program (OVP) rakamları bir türlü gerçekleşmiyor.
İktidarın ekonomi programı bir türlü sonuç vermiyor. Enflasyonun katılığı bir türlü kırılamıyor ve yabancı sermaye girişleri sadece sıcak paranın vur-kaç taktikleriyle sınırlı kalıyor. Ülkede yatırım iklimi, üretim iklimi iyileşmiyor.
Cevap, sorun sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik ve siyasi nitelikte. Çözüm sadece ekonomi konusunda söz sahibi kamu kurumlarında değil, aynı zamanda adliye saraylarında gizli.
Kurumlara, kurallara ve önemlisi adalete güven yoksa program işlemez. Kağıt üzerinde kalır.
Siyaset bilimci Francis Fukuyama, o meşhur ‘Güven’ adlı eserinde ekonomik refahın sırrını tek bir kavrama bağlar: ‘Sosyal sermaye.’ Yani toplumun aktörleri, kurumları ve kuralları arasındaki karşılıklı itimat düzeyi.
Fukuyama’ya göre, eğer bir ülkede yasal sözleşmelerin de ötesinde öngörülebilirlik ve kurumlara karşı sarsılmaz bir inanç yoksa, orada iş yapma maliyetleri radikal biçimde yükselir, çarklar sürtünmeden dolayı dönemez hale gelir. İşte tam bu noktada, mülkün temeli olan adalet sistemi devreye girer. Çünkü mülkiyet hakkının, sözleşme hukukunun ve hesap verebilirliğin teminatı olmayan bir yargı düzeninde, o hayati ‘sosyal sermaye’ kökünden sarsılır.
Hedeflere çok uzağız
Nitekim geride bıraktığımız üç yıllık süreç, salt faiz artırarak veya teknik makro makyajlar yaparak bu güven açığının kapatılamayacağını somut verilerle önümüze koyuyor. ‘Program tutuyor’ algısı oluşturmak için ekonomi yönetiminin bütün çabasına rağmen, ekonominin üç yıllık temel karnesi hedeflerden ne kadar uzak olduğumuzu gösteriyor:
- Katılaşan enflasyon: Enflasyon baz ve mevsim etkisiyle yaşanan geçici gerilemeler haricinde yapısal olarak bir türlü tek haneli hedeflere yaklaşamıyor. Bırakın tek haneye yüzde 30’un bile altına inmekte zorlanıyor. Hizmet sektörü ve beklenti enflasyonundaki katılık, kağıt üzerindeki tahminleri sürekli boşa çıkarıyor. Mehmet Şimşek sürekli pembe tablo çizmeye çalışsa da bu çabalar yetmiyor.
- Bütçe açığı ve faiz kıskacı: Kamuda tasarruf genelgelerine rağmen ‘itibardan tasarruf olmaz’ anlayışı ve kronikleşen israf yapıları devam ediyor. Bütçe açığı milli gelire oranla kritik eşiklerde gezinirken, vergi gelirlerinin önemli bir kısmı yatırıma veya sosyal refaha değil, doğrudan iç ve dış borcun faizine, garanti ödemelerine akıyor. En son bütçe verilerine göre ödediğimiz her yüz lira verginin 23 lira 81 kuruşu faize gidiyor. Bütçede şeffaflık azalıyor. ‘Diğer’ ve ‘Sınıflandırmaya girmeyen’ şeklindeki nereye harcandığını tam bilemediğimiz bütçe kalemleri her geçen gün büyüyor. Kamu bankalarının görevlendirme giderleri astronomik şekilde artıyor.
- Cari açıkta geçici illüzyon: Cari açıkta yaşanan kısa dönemli kısmi daralmalar, yapısal bir dönüşümden veya katma değerli ihracat artışından değil, iç talebin zorla baskılanması, ithalat kısıtlamaları ve geçici dış ticaret dengelenmelerinden kaynaklanıyor.
Ülkede bütçe açığı, cari açık, yatırım açığı devam ediyor. En önemlisi ise GÜVEN açığıdır.
Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada yer alıyor. Hukuki öngörülebilirliğin, mülkiyet hakkının zedelendiği, istisnai durumlarda uygulanması gereken tutukluluğun ve kayyımlık müessesesinin sıradanlaşması ciddi endişe yaratıyor. Yabancı yatırımcı Türkiye’ye fabrika kurmuyor. Gelen para, sadece yüksek faiz arbitrajından yararlanıp ilk kriz emaresinde ülkeyi terk edecek olan kısa vadeli, maliyetli ‘sıcak para’ ile sınırlı kalıyor.
Yatırımcı önünü göremiyor, çünkü sadece vergi mevzuatının değil, mülkiyet hukukunun ve ticari yargının yarın sabah nasıl şekilleneceğinden emin değil. Tasarruf sahibi TL’ye tam anlamıyla güvenemiyor, çünkü haklarının ve birikimlerinin gelecekte hukuki bir koruma altında kalacağına dair zihninde derin şüpheler taşıyor. Üretici rasyonel fiyatlama refleksini kaybetti, çünkü yarın aynı ürünü kaça alabileceğini öngöremiyor. Fırsatçılar ise işin cabası. Bu belirsizlik risklerini fiyatın üzerine eklemek zorunda kalıyor. Toplum, adalet terazisinin saptığını gördükçe, ekonomi yönetiminin açıkladığı resmi verilere ve vaatlere olan inancını da kaybediyor.
Bir ülkenin ekonomik gücü, merkez bankası binasının büyüklüğüyle ya da faiz oranının yüksekliğiyle değil, o ekonominin ve hukukun dümenindekiler bir söz söylediğinde, piyasanın o söze duyduğu güvenle ölçülür. Rasyonel politikalara geçiş; içi boş söylem ve vaatlerle olmuyor. Vaat edilen o rasyonalitenin arkasında duracak kurumsal bağımsızlığın, adil bir yargı düzeninin, bütçe disiplininin ve öngörülebilirliğin tam olarak tesis edilesi gerekir. Adaletin tarafsızlığına ve liyakate dair şüpheler piyasanın üzerinde bir Demokles’in kılıcı gibi sallandığı müddetçe, dünyanın en iyi makro modeline de sahip olsanız kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur. Başarılı olamaz.
Sonuç olarak, enflasyonu düşürmenin yolu sadece faiz artırmaktan ya da bütçede dar gelirlinin kemerini sıkmaktan geçmiyor. Türkiye ekonomisinin asıl ihtiyacı, kurumların yeniden ayağa kaldırılması, kuralların kişilere ve güce göre esnemediği bir hukuki güvencenin sağlanması, kamuda israfın samimiyetle bitirilmesi ve en önemlisi, yönetilenler ile yönetenler arasındaki o kayıp adalete olan inancın yeniden inşa edilmesidir. Unutulmamalıdır ki, sorunlar pembe tablo çizerek değil gerçeklerle yüzleşerek ancak çözülebilir.