Kimi İsTERİM?

Çok uzun olmayan bir zaman önce Galatasaray’ın başarılı bir başkanı, Galatasaray’ın bugün hâlâ adı unutulmayan bir 10 numarasını transfer etmek istiyordu. O sırada takımın başındaki Galatasaray’ın efsanelerinden biri olan teknik direktör ise bu transfere karşı çıkıyor ve başkana ‘Alsanız da oynatmam.’ diye haber yolluyordu. Başkan bu duruma çok sinirlendi ve ‘Ben bu transferi yapacağım, hocaya söyleyin, o bu oyuncuyu oynatmazsa ben de oynatacak hocayı takımın başına getiririm.’ diye rest çekti. Başkan daha sonra bir A-4 kâğıdına transfer edeceği oyuncunun ismini yazdırıp hocaya gönderdi ve ‘Şimdi bu notu hocaya iletin, transfer edeceğim oyuncunun isminin altına, o mevkide istediği 4 başka ismi eklesin ve altına imzasını atıp bana iade etsin.’ diye ekledi. Efsane teknik direktör çaresiz bu talimatı yerine getirdi ve 5 kişilik listeyi imzalayıp başkana gönderdi. Sonrasında başkanın transfer ettiği, hocanın oynatmam dediği bu 10 numara Galatasaray’da çok başarılı oldu. Yakın bir geçmişte yaşanan bu olay bana bir zamanlar rakip bir kulüp başkanının söylediği ‘Büyük takımlarda transfer, sadece hocaya bırakılmayacak kadar önemli bir iştir.’ yaklaşımını hatırlattı. Bence bu kural-tecrübe bugün de geçerliliğini koruyor ama uygulama son zamanlarda pek de böyle olmuyor. Bunun istisnasını en son Uğurcan Çakır transferinde gördük. Sonuç ortada.

Geçtiğimiz salı akşamı Barselona karşısında 4-1 yenilen Galatasaray’ı seyrederken, biz nerede hata yapıyoruz diye düşündüm. İlk olarak yakın zamanda seyrettiğim bir video aklıma geldi. Orada Barselona teknik direktörü Hansi Flick’in bir günü anlatılıyordu. Bu videoya göre Flick her gün 10 saatini Barselona tesislerinde geçiriyordu. İstisnasız her gün sabah saat yedide futbolculardan iki saat önce geliyor ve yardımcılarıyla gün içinde yapılacak antrenmanın planlamasını yapıyordu. Sonra saat dokuzda oyuncularıyla birlikte yapılan kahvaltının ardından önceki hafta oynadıkları maçların analizinin yapıldığı bir toplantıya geçiyorlardı. Devamında görüntüler eşliğinde bir sonraki maçların oyun planı ve oyuncuların her birinin mental ve taktiksel olarak hazırlandığı kısma geçiliyordu. Sabah antrenmanından sonra oyuncuların dinlenmesi ve fiziksel olarak güçlendirilmeleri ve tedavileri yapılıyordu. Bu sırada Hansi Flick özellikle takımdaki genç oyuncularla ofisinde baş başa görüşmeler yapıyor ve onların kişisel gelişimi için mesai harcıyordu. Takımla birlikte yenen öğle yemeğinden sonra oyuncular fitness hocaları gözetiminde çalışıyor ve sonra da evlerine gidiyorlardı ama Hansi Flick’in mesaisi devam ediyordu. Flick, yardımcı hocalarıyla gün içinde yapılan idmanı değerlendiriyor ve sonrasında haftanın maçları için birlikte analiz yapıp oyuncuların özelliklerine göre bir sonraki maçın oyun planını yapıyorlardı. Anlayacağınız, Barselona ve Hansi Flick özelinde bir adanmışlık ve iş disiplini söz konusuydu. Bunun yanında Galatasaray’da işlerin nasıl yürüdüğünü, mesainin süresini ve günlük akışı takip ediyorum. Dünyanın en iyi, en formda takımı olmanın rastlantı değil, emek ve alın teriyle mümkün olduğunu söyleyebilirim. Daha yapılacak çok şey, kat edilecek çok yol var.

Barselona örneği bize uzun yıllardan beri bir şeyler anlatıyor. Barselonalılar bizimkiler gibi ‘Biz yetiştirici kulüp değiliz.’ demiyorlar. Takımlarında altyapıdan gelen 10 oyuncuları var. Fermin Lopez - 110 milyon euro, Lamine Yamal - 220 milyon euro, Dani Olmo - 60 milyon euro, Pau Cubarsi - 100 milyon euro, Gerard Martin - 40 milyon euro, Alejandro Balde - 40 milyon euro, Marc Bernal - 40 milyon euro, Xavi Espart - 25 milyon euro, Gavi - 25 milyon euro, Brian Farinas - 5 milyon euro. Tüm Barselona kadrosunun toplam takım değeri 1,5 milyar euro ve bu tutarın neredeyse yarısı, 650 milyon euro, altyapıdan gelen oyuncuların bedeli.

Diğer yandan, Barselona takımında 10 milyon Euro üzerinde maaş alan oyuncu sayısı (3) ile Galatasaray’da 10 milyon euro üzeri kazanan oyuncu sayısına eşit. Buna karşılık Barselona’nın salı akşamı sahaya çıkan ilk 11’inde 2 yabancı oyuncu yer alırken altyapıdan 5 oyuncusu vardı. Galatasaray’da ise 7 yabancı oyuncu ve sadece 1 altyapıdan gelen oyuncu sahadaydı. Barselona, bir Katalan takımı olarak kendi kaynakları ve insan havuzu üzerinden İspanya ve dünya futbolunu domine eden öncü bir kulüp. Önceki başkan Bartomeudöneminde kulüp genetiğine aykırı olarak dışarıdan oyuncu transferine yönelen Barselona, 34 futbolcu transfer edip bir milyar euro ödemek suretiyle neredeyse batma noktasına gelmişti. Bunun üzerine eski Başkan Laporta tekrar göreve seçildi ve Barselona, fabrika ayarlarına dönüp bugün yine bildiğimiz hüviyetine kavuştu.

Barselona takımında oynayan 8 oyuncu, bu yıl dünya şampiyonu olan İspanyol millî takımının kadrosundaydı. Öyle ki bu İspanyol millî takımında tarihte ilk kez Real Madrid’den oyuncu yer almadı. Bu durum, 2002 yılında dünya üçüncüsü olan Türk millî takımının 8 Galatasaray oyunculu efsane kadrosunu hatırlattı. Oradaki oyuncuları Galatasaray’a Fatih Terim kazandırmış ve bugünkü Barselona benzeri bir takım gibi takım yapmıştı. Yani biz Galatasaray olarak bunu daha önce yaptık, yine yaparız.

Bugün Galatasaray, son dört yılın şampiyonu olmasına rağmen bir türlü oturmuş, bilinen bir set oyunu oynamıyor. Takımda, bireysel becerisi yüksek kaliteli oyuncuların üzerine kurulmuş bir oyun anlayışı var. Son zamanlarda bu anlayışın pahalı ve sürdürülemez olduğu yönünde Galatasaray camiasında sesler yükselmeye başladı. Oysa Barselona’nın yaptığını, özellikle Kemerburgaz’a yapılmakta olan altyapı ve akademi tesisleri ile yapmak çok zor olmasa gerek. Barselona bunu nasıl yapıyor biliyoruz. Ama bilmek işin sadece başlangıcı; mühim olan, bildiğini yapabilmek. Onun için de önce niyet, sonra irade, daha sonra da ehliyet gerekiyor. Ama en nihayetinde de tüm bunları yapmak için bir vizyona sahip olmak şart.

Barselona kulübü, U-8’den A takımına kadar tüm kategorilerde aynı idman sistemi ve metodolojisi ile çalışıyor. En küçük takımdan A takıma kadar idmanları seyrettiğinizde aynı oyun anlayışını, aynı çalışma prensiplerini görüyorsunuz. Barselona Futbol Akademisi La Masia’nın girişinde Johan Cruyff’un bir cümlesi yazıyor: “Futbol basit bir oyundur, zor olan basiti yapabilmektir.” İşte futbol felsefesini bu söylem üzerine inşa eden bir kulüp bunu nasıl yapıyor, ona bakalım. Barselona altyapısı dört ana kural üzerine inşa edilmiş. Öncelikle altyapıda görev yapan hocaların hiçbiri kendi inisiyatifi ile hareket edemiyor. Barselona, akademi kadrosuna dâhil ettiği eğitmenlere, “Kuralı ben koyarım, siz onu uygularsınız ve sadece onu öğretirsiniz; inisiyatif kullanamazsınız.” diyor. Bu sebeple Barselona Futbol Akademisi öncelikle belirgin ve sıkı bir müfredata bağlı. Sonra eğitim geliyor ama eğitim ilk önce eğitmenleri eğitmekle başlıyor. Daha sonra veri ve onu değerlendirme ve işleme devreye giriyor. En sonunda da denetim prosedürü işliyor. Yani kısaca, müfredat, eğitim, veri ve denetim, Barselona’nın altyapısının temel yapı taşlarını oluşturuyor. Tüm bu prosesler, işin ehli kadrolar tarafından her aşamada kontrol edilip yönetiliyor. Bu süreç, yani eğitimle gelişim, gelişimle oyun zekâsı, oyun zekâsı ile taktik hâkimiyeti ve neticesinde uygulama becerileri, çok genç yaşta yüksek performans veren oyuncuların Barselona’ya kazandırılmasına neden oluyor. Bu sistemin sonucunu salı gecesi sahada hep birlikte gördük.

Şimdi gelelim bizim mahalleye, Galatasaray’a… Biz de kendi sistemimizi, kendi şartlarımıza uygun bir modeli hayata geçirmeliyiz. Öncelikle Kemerburgaz’da, Galatasaray Fatih Terim Futbol Akademisi adıyla, Barselona’daki Johan Cruyff Akademisi gibi bir yapılanmanın vakit kaybetmeden başlatılmasını öneriyorum. Futbolun ülkemizdeki en büyük yaşayan efsanesi olan Fatih Hoca’nın önderliğinde bir akademinin modern teknik ve donanımlarla hayata geçirilmesini sağlamak, Galatasaray’a ve Türk futboluna büyük yararlar getirir. Bunca tecrübeyi Fatih Hoca’nın gelecek kuşaklara aktarmasının en güzel yolu da bu olsa gerek. Yarından tezi yok, Galatasaray yönetiminin ve camiasının bu yönde harekete geçmesini ve bu projeyi planlayıp kolları sıvamasını tavsiye ediyorum.

.

Yazarın Diğer Yazıları