Art arda iki büyük karanlıkla sarsıldık.
Önce Şanlıurfa…
Ardından Kahramanmaraş…
ABD’de görüp “Bizde olmaz” dediğimiz okul katliamları, bu kez bizim çocuklarımızın adlarıyla düştü gündeme.
İsimlerin yanına parantez içinde yazılan yaşlar…
Sayılar yerine biz küçüldük okudukça…
İçişleri Bakanı yaşamdan koparılanlardan sanki insan değil de nesneymiş gibi “tane” diye bahsetti.
Halbuki her “tane” bir hayattı.
Birinin kızıydı, oğluydu, kardeşiydi, torunuydu, dünyasıydı…
Bir evin neşesiydi…
Bir annenin sabah öperek uyandırdığıydı…
***
Ama bu ülkede acıdan önce yine aynı refleksler konuştu.
Daha cenazeler kaldırılmadan…
Daha çocukların isimleri zihinlere kazınmadan…
Yayın yasağı getirildi.
Ardından o tanıdık cümle…
“Siyasete alet etmeyin.”
Oysa mesele siyaset değil.
Ne yapalım?
Susup oturalım mı?
Çocuklarımız öldürülürken bunu “asayiş haberi” gibi mi izleyelim?
***
En güvenli olması gereken yerde, okulda öldürüldü bunca çocuk.
O kapıdan girdiği anda devlete emanetti hepsi.
Devlet o emaneti koruyamadı.
Bu kadar basit.
Sabah çocuğunu okula uğurlayanlar, akşam morgdan küçücük tabutlarını teslim almak için bekledi.
Bu cümlenin ağırlığı bile tek başına yeter.
Ama yetmiyor.
Çünkü bu ülkede sorumluluk alınmıyor.
***
Okullarda sabun yok…
Tuvalet kağıdı yok…
Bir öğün ücretsiz yemek zaten yok...
Bunları sineye çekenler, güvenliğin de olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor şimdi.
Mesele “Çocuğum hastalık kapacak mı” kaygısından, “Çocuğum hayatta kalabilecek mi” endişesine evrildi.
“İyi bir eğitim” için maaşını doğrudan okul taksidine yatıranların ülkesinde…
Şimdi sadece ve sadece “çocuğu yaşayabilsin” isteyenlerin de sınavı başladı.
***
Okul katliamı tanıdık değildi bize belki…
Fakat şiddet hiç yabancı değil.
Daha bir ay önce Biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik öğrencisi tarafından okulda bıçaklanarak öldürüldü.
Yine aynı bayağı cümleler…
“Gerekli tedbirler kararlılıkla alınmaya devam edilecek…”
Alınmadı…
Şiddet bir pandemi gibi yayıldıkça yayıldı…
Çocukların içinde olduğu bu sarmal, dört bir yanımızı kuşatmış durumda.
Sadece okullar değil…
Sokaklar da aynı karanlığın içinde.
Mattia Ahmet Minguzzi bir pazaryerinde…
Atlas Çağlayan bir kafede…
Yine kendileri gibi çocuk yaştaki caniler tarafından katledildi.
Fail de çocuk…
Mağdur da…
Bu tabloya rağmen hala kimse çıkıp “Benim hatam” demiyor.
***
Halbuki, bir ülkede çocuklar okulda, yolda, kafede, pazarda öldürülüyorsa, bu artık sadece bir asayiş meselesi değildir.
Bu, doğrudan bir yönetim meselesidir.
Çünkü güvenlik dediğimiz, sadece sokakta devriye gezmek değildir.
Ya da suç işlendikten sonra zanlıyı yakalamak…
Suçun hiç yaşanmamasını sağlamaktır.
Sabah evinden çıkan bir çocuğun, akşam sağ salim evine dönebilmesidir.
Bir okulun kapısının, bir ülkenin vicdanı kadar sağlam olmasıdır.
Ama bizde yine sorumluluk konuşulmuyor.
Yerine yasaklar konuşuyor.
Hesap sorulmuyor.
Suskunluk telkin ediliyor.
Çünkü bu ülkede koltuklar, çocuklarımızdan daha kıymetli.
O koltuklar sarsılmasın diye…
Cümleler dikkatle seçiliyor, kelimeler törpüleniyor, gerçekler eğiliyor, acı küçültülüyor.
Bu düzen değişmedikçe…
Biz her defasında aynı yerden kırılacağız…
Çocuklarımızdan.