Bayram tatili güya…
Normalde telefonların biraz kenara bırakıldığı, sofraların uzadığı, çocukların el öptüğü, büyüklerin “aman ağzımızın tadı kaçmasın” diye siyasetten uzak durmaya çalıştığı günler…
Ama bu bayram pek de öyle olmadı.
Herkes ekran başında.
Herkes telefonda.
Herkes bir son dakika bildiriminin gölgesindeydi.
Bayram ziyaretlerinde bile aynı soru dönüp durdu.
“Ne oluyor bu ülkede?”
Ben psikolog değilim. Travma uzmanı hiç değilim.
Ama sıradan bir yurttaş olarak şunu söyleyebilirim:
Bu ülkede uzun zamandır hep birlikte ağır, travmatik bir ruh halinin içinden geçiyoruz.
Şaşırıyoruz.
Öfkeleniyoruz.
Kaygılanıyoruz.
Sonra bir bakıyoruz, alışıyoruz.
Normalleştiriyoruz.
Sıradanlaştırıyoruz.
Bir sonraki ve öncekinden daha sert bir darbe gelene kadar hayatımıza olağan bir şekilde devam etmeye çalışıyoruz.
***
Oysa yaşadıklarımız sadece bir siyasi tartışma değil.
Sadece bir parti meselesi hiç değil.
Milyonların oy verdiği ana muhalefet partisinin etrafında yaşananlar, bu ülkenin demokrasi hafızasında kritik bir eşik.
Cumhuriyet Halk Partisi’ni seven vardır, sevmeyen vardır.
Oy veren vardır, hiç oy vermemiş olan vardır.
Eleştiren vardır, yıllarca karşısında duran vardır.
Ama bu ülkenin siyasi tarihinde CHP yalnızca bir parti değildir.
Tek parti döneminin bütün tartışmalı mirası bir yana; Cumhuriyet’in kuruluş hafızasını taşıyan, çok partili hayata geçişin merkezinde yer alan, iktidarın sandıkla değişebileceğini bizzat göstermiş ve bugün de iktidar karşısında örgütlü muhalefet fikrinin ana taşıyıcılarından biri olan tarihsel bir kurumdur.
İşte tam da bu yüzden CHP’de yaşananlar sadece CHP’lileri ilgilendirmiyor.
Çünkü ana muhalefete yönelen her müdahale, aslında seçmenin “başka bir ihtimal mümkün” deme hakkına yönelmiş oluyor.
Yurttaşın geleceğe dair seçenek duygusu sarsılıyor.
Belki de bu yüzden yaşananlar bu kadar ağır geliyor.
***
Uzun süredir insanların içinde sadece siyasi bir öfke yok.
Daha derinde bir güvensizlik, bir yorgunluk, bir “daha ne olacak?” hissi var.
Bir sonraki haftaya plan yapamıyoruz.
Bayram dönüşünü düşünemiyoruz.
Çocukların okulunu, işin gücün rutinini, yazın tatilini, geleceğin ihtimalini bile rahat rahat konuşamıyoruz.
Çünkü memlekette gündelik hayatın üzerine çöken sürekli bir olağanüstülük hali var.
Bir gün sandık tartışılıyor.
Bir gün seçilmişler.
Bir gün diploma.
Bir gün kurultay.
Bir gün butlan.
Bir gün siyasi yasak ihtimali.
Bir gün kayyum ihtimali.
Bir gün parti kapatma...
Bir gün yeni parti…
Ve bütün bunların arasında insanlardan normal hayatına devam etmesi bekleniyor.
Bayramlaşmaya git.
El öp.
Tatlı ye.
Çocukları gezdir.
Tatile git.
Ve en önemlisi; gülümse.
Bu normal değil.
***
Böyle yaşadıkça sadece demokrasimiz değil, ruhumuz da yoruluyor.
Zaten bu ülkede uzun zamandır krizler üst üste binmiş halde.
Ekonomi ayrı sıkıştırıyor.
Adalet duygusu ayrı yaralanıyor.
Siyaset ayrı geriyor.
Gelecek duygusu ayrı eksiliyor.
İnsanlar sadece parasını değil, sabrını da bölüştürüyor artık.
Sadece sofrasını değil, umudunu da küçültüyor.
Sadece harcamasını değil, beklentisini de kısıyor.
Ve şimdi bütün bunların üzerine, milyonların oy verdiği ana muhalefet partisinin varlığına, düzenine, geleceğine dair tartışmalar ekleniyor.
Bu, ülkenin travma serisinin tabutuna bir çivi daha çakılması gibi…
Bu cümleleri umutsuzluk için kurmuyorum.
Tam tersine…
Yaşadığımız şeyin adını doğru koymak için kuruyorum.
Evet, çok ağır şeyler yaşıyoruz.
Evet, bu bayram tuhaf bir bayram.
Evet, insanlar tatil yapıyor gibi görünüyor ama zihinleri Ankara’da, mahkeme salonlarında, parti binalarında, seçim sandıklarında, olası kararlarda, olası sonuçlarda.
Evet, bu ülkede milyonlarca insan “benim oyumun, benim sözümün, benim tercihim ne anlamı kaldı?” sorusuyla baş başa bırakılmış halde.
Ama yine de bu ülkenin hafızasında sadece kırılmalar yok.
Direnç de var.
Bu toplum çok kez ağır dönemlerden geçti.
Çok kez “artık buradan çıkılmaz” denilen yerlerden çıktı.
Çok kez karanlığın en yoğun olduğu anda kendi yolunu buldu.
Bugün de mesele biraz bu.
Fırtınalar sadece yıktıklarıyla hatırlanmaz.
Bazen geride neyin sağlam kaldığını da gösterir.
Bu ülkenin sağlam kalan şeyi, bütün yorgunluğuna rağmen hala adalet isteyen insanlarıdır.
Hala sandığın anlamına inananlarıdır.
Hala “bu kadar da olmaz” diyebilenleri, hala “olur, değişir, düzelir” demekten vazgeçmeyenleridir.
O yüzden bu bayram belki neşeli değil.
Ama unutulacak bir bayram da değil.