Siyasetin bazen en çarpıcı görüntüleri bazen “tesadüfen” çekilir.

Koç Topluluğu’nun 100. yılı kutlamalarında kameralara yansıyan görüntüler de tam böyleydi.

Bir yanda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli.

Diğer yanda CHP lideri Özgür Özel.

Mutlak butlan kararının ardından ilk kez aynı ortamdaydılar.

Yan yana.

El ele.

Göz göze.

Kısa ama bir hayli samimi görünen bir sohbetin içinde…

***

Oysa aynı gün Bahçeli verdiği bir röportajda Özgür Özel’i, Yargıtay kararını beklemeden krizi derinleştirmekle suçluyordu.

CHP’deki tabloyu “paralel liderlik” tartışması üzerinden okuyordu.

Yani “siyaseten” söylenenlerle, objektiflere yansıyan görüntü taban tabana zıttı.

Üstelik bu ilk de değildi.

Geçtiğimiz yıllarda TBMM resepsiyonunda Bahçeli’nin Özel’e kurduğu o cümle hala hafızalarda.

“Umarım alınmıyorsunuz, bunları ‘siyaseten’ söyledim” demişti MHP lideri.

Özel de, “Tabii efendim birbirimizi kırmıyoruz” diye yanıt vermişti.

Türkiye siyasetinin küçük bir özeti gibiydi bu diyalog.

***

İki siyasi liderin yan yana oturabilmesi, konuşabilmesi, tokalaşabilmesi elbette önemli.

Keşke Türkiye siyasetinde bu görüntüler daha sık olsa.

Keşke rakip olmak, düşman olmak anlamına gelmese.

Keşke en sert tartışmalar bile nezaket sınırının dışına taşmasa.

Ama gerilimin gündelik hayatın bir parçası haline geldiği, her tartışmanın neredeyse varlık-yokluk meselesine bağlandığı bir ülke burası…

Mesele sadece liderlerin “birbirini kırmasının” çok ötesine geçmiş durumda.

Çünkü “siyaseten” söylenen sözler, toplumda gerçek sonuçlar doğuruyor.

Tehdit, hakaret, nefret dili…

Bir ülkenin gündelik hayatına, öfkesine, kavgasına ve şiddetine dönüşüyor…

Sokaktaki en küçük tartışmanın yumruklu kavgaya dönmesine zemin hazırlıyor.

Trafikte yol vermeyen sürücüye savrulan küfre karışıyor.

Okulda çocukların birbirine kurduğu cümlelere sızıyor.

Aile sofralarında seslerin yükselmesine, komşular arasında tahammülün azalmasına, iş yerlerinde öfkenin daha çabuk patlamasına neden oluyor.

Elbette ekonomik kriz, gelecek kaygısı, adaletsizlik duygusu, yorgunluk, kalabalık şehirler, geçim derdi… Hepsinin payı var.

Ama siyasetin dili sertleştikçe, günlük hayatın dili de sertleşiyor.

Çünkü insanlar yalnızca ekrandan haber izlemiyor.

Siyasetçileri sadece dinlemiyor.

Üslup da öğreniyor, davranış da, tutum da.

Öfkenin nasıl kurulacağını, rakibe nasıl davranılacağını, itiraza nasıl tepki verileceğini de öğreniyor.

İşte tam da bu yüzden; yukarıda “siyaseten” denilen şey, aşağıda hayatın gerçeğine dönüşüyor.

Siyasetin dili, toplumsal gerilimi her gün biraz daha büyütüyor.

***

Kürsüden birbirlerine en sert cümleleri kuranlar, sonra bir davette yan yana gelip el ele tutuşunca geriye şu sorular kalıyor…

Madem protokolde el sıkışılabiliyor, neden meydanda dil bu kadar sertleşiyor?

Madem “birbirimizi kırmıyoruz” denilebiliyor, neden toplum her gün biraz daha kırılıyor?

Madem eleştiriler “siyaseten” yapılıyor, neden o sözler milyonların zihninde gerçek yaralar açıyor?

Madem siyaseten “nezaket” yaratılabiliyor, siyasetin dilinde niye aynısı kurulamıyor?

Ve belki de en kritiği…

“Siyaseten” kurulan o sert sözlerin yükünü kim taşıyor?

 

Kaynak olarak ekle