Petrolün laneti

Bir zamanlar müttefiktik.

Petrol ve silah üzerinden kurulan o soğuk ama çıkar temelli ilişki, bugün nükleer tesisler, vekalet savaşları ve “rejim değişikliği” çağrılarıyla anılıyor. Washington ile Tahran arasındaki hikaye sadece iki ülkenin değil, son 75 yılın dünya siyasetinin özeti gibi.

Hikaye petrol ile başladı.

1951’de İran Başbakanı Muhammed Musaddık, ülkenin petrolünü millileştirdi. Bu karar en çok Anglo-Iranian Oil Company’yi vurdu. Bugünkü adıyla BP olan şirket, İran petrolü üzerinde fiilî tekele sahipti. İngiltere için mesele yalnızca ticari değil, stratejikti. İran petrolü, Londra’nın savaş sonrası toparlanmasının temel taşlarından biriydi.

Washington başlangıçta temkinliydi. Fakat Soğuk Savaş sertleşince tablo değişti. ABD yönetimi, Musaddık’ın zayıflayan ekonomiyi kontrol edemeyeceğini ve İran’ın Sovyet etkisine girebileceğini düşündü. 1953’te ABD Başkanı Eisenhower, merkezi istihbarat teşkilatı CIA’ya operasyon yetkisi verdi. Musaddık devrildi.

★★★

Darbeden sonra kurulan yeni petrol düzeni dikkat çekiciydi. İran petrolü artık sadece İngilizlerin değil, Amerikan şirketlerinin de kontrolüne açıldı. Konsorsiyumun yaklaşık yüzde 40’ı Amerikan firmalarına verildi. Bu pastayı paylaşanlar arasında Standard Oil of New Jersey (daha sonra Exxon), Standard Oil of California (Chevron’un öncülü), Gulf Oil ve Texaco vardı. İngiliz şirketi payını korudu ama artık tek başına değildi.

Petrol, dostluğun çimentosu oldu.

1953-1979 arasında Şah Muhammed Rıza Pehlevi, Washington’un en yakın bölgesel müttefiklerinden birine dönüştü. İran ABD’den milyarlarca dolarlık silah aldı. Beyaz Saray kapıları sonuna kadar açıldı. Şah, 7 farklı Amerikan başkanı tarafından lüks balolarla ağırlandı. İran, Sovyetler Birliği’ne karşı “ileri karakol” gibi konumlandırıldı.

★★★

Ama içeride başka bir hikaye yazılıyordu.

Şah’ın otoriter yönetimi, yolsuzlukları ve Batı’ya aşırı yakınlaşması toplumda derin bir tepki biriktirdi.

1979’da devrim geldi. Şah kaçtı. Sürgündeki Şii lider Ayetullah Humeyni ülkeye döndü. Humeyni, yalnızca İran’ın değil, ABD-İran ilişkilerinin de kaderini değiştirdi.

Devrimden aylar sonra İranlı öğrenciler Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni bastı. 52 Amerikalı diplomat 444 gün boyunca rehin tutuldu. Washington için bu bir kriz değil, ulusal travmaydı. Başkan Jimmy Carter’ın kurtarma operasyonu başarısız oldu; 8 Amerikan askeri öldü. Carter seçimi kaybetti. Rehineler, Ronald Reagan’ın yemin töreninden dakikalar sonra serbest bırakıldı.

Güven artık tamamen yok oldu.

★★★

1980’lerde tablo daha karmaşıklaştı.

İran-Irak Savaşı başladığında ABD resmi olarak tarafsız görünüyordu; fiilen ise Irak’a istihbarat ve lojistik destek verdi. Ancak perde arkasında Washington’un ikiyüzlü bir hamlesi ortaya çıktı.

Reagan döneminde (1985-86) patlayan İran-Kontra skandalında Washington, İran’a silah sattı. Reagan yönetimi, bir yandan İran’ı “terör destekçisi” ilan ederken, diğer yandan gizlice Tahran’a tanksavar ve uçaksavar füzeleri gönderiyordu. Bu çelişkili adımın arkasında Lübnan’daki rehine krizi vardı. O yıllarda İran’ın desteklediği Hizbullah milisleri, Beyrut’ta Amerikalı gazeteci ve diplomatları kaçırmıştı.

Washington, İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunu kullanarak bu rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamayı umdu. Silah satışından elde edilen para ise Kongre’nin yasaklamasına rağmen Nikaragua’daki antikomünist Sandinista güçlerine aktarıldı. Skandal patladığında hem ABD iç siyasetinde hem de uluslararası alanda büyük bir güven krizine yol açtı.

★★★

1990’larda yaptırımlar sertleşti. 2002’de Bush, İran’ı Irak ve Kuzey Kore ile birlikte “Şer Ekseni” ilan etti. Aynı yıl Tahran’ın gizli nükleer tesisler inşa ettiği ortaya çıktı. 2015’te imzalanan nükleer anlaşma umut yarattı ama kalıcı olmadı. 2018’de Trump anlaşmadan çekildi. 2020’de İran’ın en güçlü askeri figürü Kasım Süleymani öldürüldü. Bu, iki ülkeyi doğrudan savaşın eşiğine getiren bir andı.

Ve 2026...

Orta Doğu bir kez daha alev hattında. İran’ın dini lideri Hameney’in vurularak öldürüldüğü haberi, sadece Tahran’da değil, tüm bölgede yeni bir kırılma yarattı.

Bu, 1953’te başlayan dosyanın en dramatik sayfalarından biriydi.

Petrol için kurulan ittifak, devrimle dağıldı. Devrimle başlayan düşmanlık, nükleer krizle sertleşti. Şimdi ise liderin ölümüyle yeni bir evreye giriyor.

Tarih bize şunu gösterdi. ABD ile İran arasındaki hesaplaşma hiçbir zaman iki ülke arasında kalmadı. Her defasında bölgeyi, enerji piyasalarını, küresel dengeleri etkiledi.

★★★

Belki de en ironik karşılaşma önümüzde.

Siyasette, sahada, gölgede yıllardır karşı karşıya gelen iki ülke... Bir sonraki randevularını bir futbol turnuvasında yaşayabilir. Haziran ayında düzenlenecek Dünya Kupası’na katılma hakkı kazanan İran, ABD’ye gidecek mi? Aynı stadyumda iki bayrak yan yana dalgalanacak mı?

Belki de diplomasi kapılarının kapandığı yerde, tribünlerin sesi yükselecek.

Petrolle başlayan hikâye, belki bir gün bir futbol maçıyla yeni bir sayfa açacak.

Ama şurası kesin... Washington ile Tahran arasındaki dosya henüz kapanmadı. Sadece sahne değiştiriyor.

Yazarın Diğer Yazıları