Sürekli atıştırmak yaşlandırır mı?

Yıllarca bize “az az, sık sık yiyin” denildi. Sabah kahvaltısı, sonrasında kahve yanında küçük bir atıştırmalık, öğle yemeği, akşamüzeri tatlı ya da tuzlu, akşam yemeği ve gece televizyon karşısında birkaç lokma daha...

Bu döngü, sağlıklı yaşamın altın kuralı gibi pazarlandı. Ancak bugün tıp literatürü, hücresel yaşlanma tartışmalarında ezber bozan bir gerçeği haykırıyor...

Vücudun sadece yemeğe değil, yemediği zamana da hayati bir ihtiyacı var.

★★★

Siz ağzınıza her lokmayı attığınızda, vücut bunu küçük ya da büyük diye ayırmaz; sindirim mekanizmasını baştan aşağı başlatır. Mide asidi salgılanır, safra devreye girer, bağırsaklar çalışır, kan şekeri ve insülin yükselir. Vücut, “Dışarıdan enerji geldi, işimi gücümü bırakıp bunu işleyeceğim” der.

Peki, gün boyu sürekli atıştırırsanız ne olur? Sistem hiç ara veremez. İnsülin düşmeden yeniden yükselir. Hücreler enerji üretir ama kendi içindeki eski parçaları, hasarlı proteinleri ve hücresel atıkları temizlemeye fırsat bulamaz.

O yüzden yeni tartışma şu: Biz çok yediğimiz için mi yaşlanıyoruz, yoksa vücudu hiç boş bırakmadığımız için mi?

İşte tam bu noktada karşımıza “Otofaji” kavramı çıkıyor. Otofajiyi, hücrenin kendi çöpünü toplama sistemi gibi düşünebiliriz.

Evinizde sürekli misafir ağırladığınızı hayal edin. Masa hiç kalkmıyor, bulaşık bitmiyor, mutfak durmaksızın çalışıyor. Bu evde büyük temizlik ne zaman yapılır? Elbette misafirler gidip ortalık sakinleşince.

Vücutta da mantık aynıdır. Yemek aralığı uzadığında, içerideki onarım ve temizlik mekanizmaları devreye girer. Matematiksel simülasyonlar gösteriyor ki, aralıksız olarak günde 5-6 öğün beslenip ara öğünleri sık tuttuğunuzda, hücreler o atıkları dışarı atamadığı için hücre içi atık yükü sadece bir yıl içinde tam 3 katına çıkıyor. Bu sürekli yüksek insülin seviyeleri, hücresel yaşlanma hızınızı doğrudan tetikliyor.

★★★

Bugün bu tartışma çok daha kritik bir boyutta. Çünkü artık atıştırmalık dediğimiz şey cips veya bisküviden ibaret değil. Pazar “sağlıklı” adı altında protein barlar, kolajen içecekler ve fit kurabiyelerle kuşatılmış durumda. Tüketici, paketin üzerindeki “20 gram protein, şekersiz” yazısını görünce abur cubur yemediğini, sağlıklı bir seçim yaptığını zannediyor.

Peki, bu protein çılgınlığı nereden çıktı? Zayıflama iğnelerinden... Dünyayı kasıp kavuran yeni nesil zayıflama iğneleri sadece kilo verme alışkanlıklarını değil, gıda endüstrisinin rotasını da değiştirdi. Zira bu iğneleri kullananlarda sadece yağ değil, kas da eksiliyordu.

Amerikan Journal of Marketing Research’te yayınlanan hane paneli çalışması, bu değişimin ekonomik boyutunu gözler önüne seriyor. Zayıflama ilaçları kullanan hanelerde ilk 6 ayda market harcamaları ortalama %5.3, dışarıda yemek harcamaları ise %8 geriledi. Patates cipsi gibi geleneksel tuzlu atıştırmalıklardaki düşüş %10’u geçti. Abur cubur gerilerken, yerini “fonksiyonel atıştırmalıklar” aldı.

Ancak bir ürünün üzerinde protein yazması onun sağlıklı olduğu anlamına gelmez.

Dünya devi Danone ile Hamdi Ulukaya’nın kurduğu Chobani arasında geçen hafta Manhattan’da açılan dava, tam da bu protein ekonomisinin arka planını ifşa ediyor. Danone, Chobani’nin “20 gram protein” iddiasının tüketiciyi yanılttığını öne sürerek dava açtı.

“Ben bu proteini 150 gramlık standart kaseye koyuyorum. Chobani ise kaseyi 190 grama çıkarıp, içine fazladan yoğurt doldurarak 20 gram protein diyor. Porsiyon başına düşen protein yoğunluğunda tüketici aldatılıyor” diyor Fransız şirketi.

ABD yoğurt pazarında payını %26’ya çıkararak liderliğe oynayan Chobani ise iddiaları reddediyor. Yani raftaki o “20 gram” yazısının arkasında milyar dolarlık taht kavgası var.

★★★

Üstelik bu çılgınlık protein hammaddesi piyasasını da altüst etti. Hani şu evde döktüğümüz yoğurdun suyu var ya... Endüstriyel adı peynir altı suyu (whey protein)!.. Fiyatı, Reuters verilerine göre Avrupa’da bir yılda %90 artarak ton başına 20 bin Euro’ya ulaştı. Wall Street Journal ise ABD’deki fiyatların üçe katlandığını yazdı.

Peynir altı suyu da bulunmaz Hint kumaşı olunca gıda devleri gözünü tarlalara dikti. Barların içini doldurabilmek için sarı bezelye ekim alanları son 15 yılda %55 arttı. Amerika, ürettiği bezelyelerin ihracatını %81 azaltarak hepsini kendi fabrikalarında öğütüp protein barlara basmaya başladı. Yani yediğiniz o çikolata kaplı ‘fit’ barın içinde kaliteli hayvansal protein değil, kimyasal endüstriyel bezelye tozları var.

Gıda endüstrisinin bu milyar dolarlık tuzağına düşmeden yaşlanmayı yavaşlatmak aslında çok basit. İşte uygulayabileceğiniz haftalık reçete:

Günde 2 yumurta: Doğadaki en yüksek, en kaliteli protein kaynağıdır. Hiçbir endüstriyel ürün taze bir yumurtanın amino asit kalitesine yaklaşamaz.

Haftada 2 gün balık: Somon, sardalya veya uskumru gibi yağlı balıklar tüketerek hem hücre yapısını destekleyen Omega-3 yağ asitlerini alır hem de kas kütlemizi koruruz.

Haftada 2-3 gün kırmızı et veya tavuk: Avuç içiniz büyüklüğünde tüketeceğiniz gerçek et, fabrikada kurutulmuş protein tozlarından katbekat daha besleyicidir.

Günde 1 kase yoğurt: Kimyasal tatlandırıcılı market ürünleri yerine, doğal yolla mayalanmış süzme yoğurt protein ihtiyacınızı temiz yoldan karşılar.

Ara öğün yerine çiğ badem veya ceviz: İki öğün arasında çok zorlanırsanız, bir avuç çiğ kuruyemiş tüketerek kan şekerinizi dalgalandırmadan süreci yönetebilirsiniz.

Özetle, protein desteği için işlenmiş protein barlarını kullanmayın. Günde 5-6 kere değil, kaliteli besin içeren temiz 2 veya en fazla 3 öğün yiyin. Akşam 8’den sonra mutfak kapısını kapatıp hücrelerimize sabaha kadar o büyük yenilenme mesaisini tanımak, genç kalmanın en gerçekçi sırrıdır.

Yazarın Diğer Yazıları