Can Atalay, Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden, Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu, Sinem Dedetaş... Liste uzuyor. Siyasetçiler, seçilmiş belediye başkanları, gazeteciler, hukukçular... Türkiye’de çok sayıda muhalif isim ya cezaevinde ya da soruşturmalarla, davalarla karşı karşıya. İktidar, muhalefete her gün bir kroşe indiriyor. Muhalefet siyaset ringinde köşeye sıkıştırılmış, sağlı sollu gelen yumruklarla gardını alıp iyice kapanmış. İşte böyle bir Türkiye’de iktidar şimdi muhalefete dönüp “Gelin, ülkenin en ağır sorunlarından birini birlikte çözelim” diyor. Silahlar sussun... Şehit cenazeleri gelmesin... Anneler ağlamasın... Barış ve kardeşlik olsun... Kim karşı çıkabilir? Ben çıkmam. Ama mesele barış isteyip istememek değil. Uzlaşmanın sınırı nerede biter, teslimiyet nerede başlar? ★★★ Mustafa Kemal bunun cevabını bundan yüz yılı aşkın süre önce verdi. İstanbul Hükümeti ile görüştü. Bahriye Nazırı Salih Paşa kalkıp geldi. Amasya’da üç gün masaya oturuldu ve sonunda Amasya protokolleri imzalandı. Protokole göre, Türk vatanının bütünlüğü korunacaktı. Dağıtılan Osmanlı Mebusan Meclisi toplanacaktı. İstanbul Hükümeti, Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarını genel olarak kabul edecekti. Milletvekili seçimleri serbest ve müdahalesiz yapılacaktı. Bakın, ne kadar manidar değil mi? Mustafa Kemal masadan kaçmadı. Uzlaştı. Ama ne vatanın bütünlüğünü ne bağımsızlığı ne de millet iradesini masaya sürdü. Ecevit de yıllar sonra aynı ayrımı başka kelimelerle yaptı. “Türk Milleti’nin haklarını savunmakla, milletler arasında kardeşlik ve barış istemek birbiriyle çelişmez” dedi. Ne kadar bugüne ait bir cümle değil mi? Barış istemek, milletin çıkarlarından vazgeçmek değildir. Kardeşlik istemek, önünüze konulan her yönteme “evet” demek hiç değildir. Tarihin başka dönemlerinde de liderlerin önüne aynı soru çıktı. 1940... Hitler Avrupa’yı ezip geçiyor. Fransa çökmek üzere. İngiliz ordusu Dunkirk’te sıkışmış. Churchill’in kendi kabinesinde bile Almanlarla anlaşma yollarını arayanlar var. 2017 yapımı Darkest Hour filminde Churchill’e çok güzel bir cümle söyletilir... “Başınız kaplanın ağzındayken kaplanla pazarlık yapamazsınız.” Margaret Thatcher ise başka bir ders bıraktı. Siyasetin merkezine koşup orada kaybolmadı. Tam tersine kendisini diğerlerinden ayıran çizgileri kalınlaştırdı. Kendi partisindeki ılımlılar Demir Leydi’ye “Biraz yumuşa. Biraz geri dön” dediğinde 1980’de meşhur cevabını verdi... “İsteyen dönsün. Bu hanımefendi dönmeyecek.” Thatcher’ın siyasi sırrı biraz da buydu. Herkese benzemeye çalışmadı. Dışarıda kaldı, kavga etti, tepki çekti ama seçmeninin neden Thatcher’a oy verdiğini hiçbir zaman unutturmadı. “Ey komünistler, Ey Arjantinliler, Ey Sendikalar...” 1998’de Kuzey İrlanda’da 30 yıl süren kanlı çatışmaları bitiren Hayırlı Cuma Anlaşması yapıldı. Ama sadece IRA’ya “Silahı bırak” denmedi. Devlet de üzerine düşeni yazdı. Polis reformundan insan haklarına, mahkumlardan siyasi temsil düzenine kadar bütün paket masaya konuldu. Sonra? Millete soruldu. Kuzey İrlanda halkının yüzde 71’i “evet” dedi. Çünkü siyasi mutabakat başka şeydir. Toplumsal mutabakat başka. Kolombiya’da ise çok daha çarpıcı bir şey oldu. Hükümet ile FARC gerillaları yıllarca savaştı, sonra masaya oturdu. Bir barış anlaşması hazırladılar. Halka götürdüler. Halk “Hayır” dedi. Hem de yüzde 50.2 ile. Kimse çıkıp Kolombiyalılara “Siz barış istemiyorsunuz, kan aksın istiyorsunuz” demedi. Çünkü insan barış isteyebilir... Ama önüne konulan barış formülünü de yanlış bulabilir. Barışa karşı çıkmak başka şeydir. Barışın yöntemine karşı çıkmak başka. ★★★ YENİ Parti ise daha kuruluşunun ilk büyük sınavında Çerçeve Yasa’ya “evet” diyeceğini açıkladı. Özgür Özel, “İmza namustur” diyor. Doğru. Ama yeni bir parti neden kurulur? Eskilerin kurduğu mutabakata birkaç ay sonra katılmak için mi, yoksa farklı bir çizgi temsil etmek için mi? Thatcher’ın dediği gibi “İsteyen dönsün...” Çünkü yeni bir partinin yolun başında kaybedeceği en değerli şey oy değil, kendine bağlanan umutlardır. O kolay telafi edilmez.