Eğer ileride bugünleri, yani Türkiye’deki NATO zirvesini anlatan bir belgesel çekilecek olsaydı... Sanırım o belgesel, loş ve sıcak bir sorgu odası sahnesiyle başlardı.
Ankara’da İl Jandarma Komutanlığı...Film bu ya... Masanın üzerinde sadece bir sorgu lambası, kalın bir dosya ve bir ses kayıt cihazı vardır. Bir tarafında görevli memur, diğer tarafında ise yaşlı, tonton bir teyze oturmaktadır. Evet, herhalde belgeselin ilk sahnesi tam olarak böyle kurulurdu.
Görevli önündeki evrakları karıştırır ve soğuk bir ses tonuyla sorar: “Adınız Kaniye Tuğba Kiper. Yaşınız 79. Sorularıma açık ve net cevap verin... TKP/ML örgütü ile bağlantınız nedir? Örgütle kimin vasıtasıyla, ne zaman tanıştınız?”
(Sormuşlar zaten...)
Tuğba Teyze tedirgince yutkunur, “TKP/ML nedir acaba?” diye şöyle bir fikir darağacını yoklar. Öyle ya, belki de ömrü boyunca üzerinde çalıştığı o binlerce teknik dosyadan birinin; mesela “Toprak Kamulaştırma Projesi / Mevzuat Limitleri” yönergesinin baş harfleridir diye düşünür. Sonra sakin ama vakur bir sesle cevap verir:
“Evladım, benim o dediğin örgütle hiçbir ilgim olamaz. Ben 1969 yılında ODTÜ İnşaat Mühendisliği’nden mezun oldum. 42 yıl boyunca Karayolları Genel Müdürlüğü’nde çalıştım. Eğer bu ülkede bir şeyle bağım varsa; o da Edirne’den Kars’a kadar uzanan, gece gündüz projesini çizdiğim binlerce kilometrelik karayollarıdır.”
Jandarma görevlisi pek etkilenmiş görünmez, sorguya devam eder: “Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist örgütü içerisinde kod adı kullandınız mı? Kullandığınız kod isimler nelerdir?”
“Kod adım yok evladım. Ama beni Karayolları Genel Müdürlüğü’nde herkes tanır. Bana yıllarca ‘Harita Şubesi Müdürü’ dediler. Eğer bir isim arıyorsanız, 1988 yılında yazdığım ve karayollarının bastığı kitaba bakın. Adı: ‘Proje Mühendisleri İçin Karayolu Geometrik Standartları Esasları’. Bu ülkedeki yolların eğimini, dönüşünü, standardını hep ben yazdım, ben! Sizin bugün üzerinden geçtiğiniz o yollarda benim resmi imzam var!”
Müstehzi bir ifade belirir sorgucunun yüzünde. Masanın üzerindeki dosyaya vurarak bir soru daha yöneltir: “TKP/ML örgütü adına almış olduğunuz silahlı ya da silahsız bir eğitim var mıdır? Varsa nerede, kimden aldınız?”
Kaniye Tuğba Kiper gözlerini memurun gözlerine diker:
“Eğitim aldım, evet. 1960’ların ortasında ODTÜ’de öğrenciyken, efsanevi rektörümüz Kemal Kurdaş ile birlikte aldım o eğitimi. O çorak bozkırı yeşertmek için, elimizde küreklerle çam fidanı dikme eğitimi aldık. ODTÜ Ormanı’nı kendi ellerimizle kurduk biz. Sonra da eğitim verdim; Yollar Türk Milli Komitesi’nde, yazdığım ‘Karayolu Projesi Temel Bilgileri’ kitabıyla binlerce genç inşaat mühendisi yetiştirdim!”
Ardından birbirini izleyen o ezber sorular gelir: Kuryeler kimler, finans kaynakları neler, talimatları kimden aldınız...
Bu diyalog okuyana Muammer Karaca’nın yazdığı Nejat Uygur’un oynadığı Cibali Karakolu oyunu gibi gelebilir. Ama ne yazık ki değil. Sorgudaki sorular birebir emniyet tutanaklarından, cevaplar ise Tuğba Hanım’ın koskoca kariyerinden kurgulandı.
★★★
Peki, neden yaşandı tüm bunlar?
Türkiye’nin en meşru sivil toplum kuruluşlarından biri olan TEMA Vakfı, Nallıhan Kuş Cenneti’ne bir doğa gezisi düzenlemişti. Otobüste çoğu 60-70 yaşlarında emekli öğretmenler, akademisyenler, doğa aşığı insanlar vardı. Dönüş yolunda bir akaryakıt istasyonunda, hakları için Ankara’ya yürüyüş başlatan Doruk Madencilik işçileriyle karşılaştılar. Bu duyarlı insanlar, insani bir refleksle otobüsten inip işçilere “kolay gelsin” dediler.
İşte o an, adli hata zincirinin ilk halkası döşendi. Otobüs defalarca durduruldu, kimlik kontrolleri yapıldı ve bu yaşlı insanlar “madencileri provoke etmeye gelen yasadışı sol bir şebeke” olarak fişlendi. Birkaç gün sonra sabaha karşı yapılan polis baskınlarıyla, ömrünü devlet hizmetine adamış kadınlar kendilerini jandarmanın eksi ikinci katındaki nezarethanesinde buldular. Tuğba Hanım’ın yanında, Maliye Bakanlığı’na 33 yıl namusuyla hizmet etmiş 73 yaşındaki Necla Konuşmaz oturuyordu. Suçu neydi? Sadece ağaçları sevdiği için TEMA’ya üye olmak!
NATO zirvesi bahanesiyle esen bu güvenlik paranoyası tam bir absürtlük rüzgarına döndü. Adliye koridorlarında bir tarafta küresel terör örgütü IŞİD şüphelileri, diğer tarafta ellerinde büyüteçle yaprak inceleyen TEMA gönüllüleri yan yana bekletildi. Sonuç mu? 14 TEMA gönüllüsü tutuklandı, aralarında Tuğba Kiper’in de olduğu 16 kişi için ev hapsi kararı verildi. Bastığımız her otoyolda imzası olan Cumhuriyetin ilk kadın mühendislerinden biri, ayak bileğine takılan elektronik kelepçeyle kendi evine hapsedildi.
★★★
İnsanın aklına bundan tam 44 yıl öncesi geliyor. Yıl 1982... 12 Eylül askeri darbesinin o karanlık, gri günlerinde adliye koridorlarını meşgul eden meşhur Türkiye Barış Derneği Davası.
O dönemki mantık ve zihniyet, bugünü ister istemez hatırlatıyordu. Ülkenin en saygın diplomatı Mahmut Dikerdem, Tarık Akan, Genco Erkal, Ali Sirmen, Reha İsvan ve Ataol Behramoğlu gibi aydınlar, NATO karşıtı oldukları ve “barış ve silahsızlanma” istedikleri için “mevcut düzeni yıkarak komünist rejim kurmakla” suçlanıyorlardı.
O dönem mahkemenin hakimi önüne çıkan her aydına “Seni bu örgüte kim soktu?” diye gürlerken; tiyatro yönetmeni Ali Taygun salonun ortasındaki 8 yaşındaki kızı Ceren’i işaret ederek, “Beni bu derneğe girmeye, çocuklar savaşta kavrulmasın diye bu küçük kızım mecbur bıraktı” demişti. Sinirlenen hakimin cevabı ise tarihe geçecek bir vesikaydı; “Yaz kızım, sanık dedi ki beni örgüte kızım Ceren soktu!”
Tıpkı yazar Reha İsvan’ın BM Uluslararası Çocuklar Yılı kapsamında yaptığı silahsızlanma, anti emperyalist açıklamalarından “teröristlik” çıkaran o eski ‘NATO’ kafası gibi; bugünün bürokrasisi de aynı güvenlikçi refleks ile hareket ediyor.
Dün dünya barışını savunan diplomatı, tiyatrocuyu Metris’e gönderen bakış; bugün Ankara’da NATO zirvesi yapılacak diye, devletin yollarını çizen 79 yaşındaki mühendisini ev hapsi kararıyla karşı karşıya bırakıyor.
Bunu basit bir güvenlik bürokrasisi abartısı deyip geçiştiremeyiz. Bu, sistematik bir kurumsal hafıza kaybıdır; kendi kendini yok eden bir devlet kapasitesi aşınmasıdır. Bir devlet; maliyecisini, mühendisini, diplomatını sırf ağaç sevdiler, sırf barış istediler diye terör potasında eritirse, geriye ne liyakat kalır ne de adalet.