Eğitim hizmeti, devletin en asli hizmetlerinden birisidir. Türkiye’de ücretsiz eğitim alma hakkı vardır ve öğrencilerin büyük çoğunluğu devlet tarafından sunulan bu ücretsiz eğitim hakkından yararlanmaktadır. Her ne kadar kayıt dönemlerinde ve bazı durumlarda zorunlu bağışlar gündeme gelse de özünde Türkiye’de ücretsiz eğitime erişim imkanı bulunmaktadır. Ancak, eğitimin ücretsiz olması kadar kalitesi ve eğitim kurumlarından beklentiler de önemlidir. Çocukların iyi derecede bir yabancı dil öğrenmesi, kaliteli eğitim almaları ve iyi üniversitelere girebilmelerine yetecek donanıma sahip olmaları da büyük önem taşımaktadır. Son dönemde okulların güvenliği ve hijyeni de pek çok veli için önemini daha da artıran unsurlar haline gelmiştir.
Yukarıda saydığımız nedenlerle, ekonomik olarak gücü yeten veliler çocuklarına uzun vadeli yatırım yapma kaygısı ile özel okul girdabına girmektedir. Özel okula giden öğrenciler artık istisna olmaktan çıkmış; özellikle büyük şehirlerde durum oldukça yaygınlaşmıştır.
Yukarıdaki tablodan da görüldüğü üzere 74.240 okulun 14.700’ü özel okuldur. Özel okula giden öğrenci sayısı 1.5 milyonun üzerindedir. Özel okullarda görev yapan öğretmen sayısı ise 177.738 gibi devasa bir büyüklüktedir. Türkiye’de özel okul sektörü hızla gelişip büyürken bu sektörün iki önemli unsuru olan veliler de öğretmenler de mutsuzdur. Tek mutlu olan patronlar mı acaba?
Veliler neden mutsuz?
Çocuğunu özel okula gönderen velilerin pek çoğu, bütün bütçe imkanlarını zorlayarak bu yola girmektedir. Geçmiş yıllarda aile bütçesinin makul bir yüzdesini oluşturan okul masrafları, bugün artık kira veya ev kredisi ödemelerini geride bırakarak bütçenin en büyük kalemi haline gelmiştir. Birçok aile, çocuğunu okulda tutabilmek için tatilinden, sosyal hayatından, hatta temel ihtiyaçlarından feragat ediyor. Ödediği bu devasa bedelin karşılığında ise her geçen gün niteliğin düştüğünü görmek, velideki mutsuzluğu ve çaresizliği daha da körüklüyor.
TÜİK verilerine göre; 2025 Mayıs-2026 Mayıs dönemindeki bir yıllık sürede TÜFE artışı yüzde 32.61 iken eğitim hizmetlerindeki fiyat artışı yüzde 50’nin üzerinde gerçekleşmiştir. Enflasyonun çok üzerindeki bu fiyat artışları, sadece bir yıllık bir döneme ait bir durum değildir; uzun vadeli ve sürekli bir sorun hâline gelmiştir. Eğitim ücretine getirilen yasal tavan fiyat sınırları, ne yazık ki yemek, kırtasiye, giyim gibi hizmetlerle kolayca deliniyor.
Eğitim ve öğretim hizmetlerinin daha uygun fiyatla sunulabilmesi için KDV oranı, indirimli oran olan yüzde 10 üzerinden uygulanıyor. Ancak bu indirimli oranın veliye yansıması yerine okul sahiplerinin cebine gitmesi söz konusu.
Öğretmenler neden mutsuz?
Fahiş okul fiyatlarına karşılık öğretmenlerin sefalet ücreti alması tam bir çelişki. Velilerin her yıl yüz binlerce, hatta milyonlarca lira ödediği okulların temel unsuru olan yüz binlerce öğretmen, asgari ücrete veya bunun biraz üzerinde bir meblağa mahkum edilmiş durumda. Geçinemiyorlar. Kamudaki öğretmen alım kontenjanlarının yetersizliğini düşününce, özel sektörün öğretmene istediği ücreti dayatması kolaylaşıyor. Herhangi bir taban fiyat uygulamasının olmaması nedeniyle patronların karşısındaki tek limit asgari ücret olarak kalıyor.
Öğretmenlerin düşük maaşla çalışmaları yetmiyormuş gibi, bu maaşlarının ve işlerinin güvencesi de sıkıntılı. Özel okul öğretmenlerinde 10-12 aylık belirli süreli sözleşmelerle çalıştırma yaygın olarak uygulanıyor. Bu durum, her eğitim öğretim yılı sonunda “Acaba önümüzdeki yıl işsiz kalacak mıyım?” korkusunu beraberinde getiriyor. Tazminat hakları ellerinden alınan, yaz aylarında maaş alamama riskiyle karşı karşıya bırakılan bir meslek grubundan bahsediyoruz.
Özel okul öğretmenliği sadece ders anlatmaktan ibaret değil; ağır bir iş yükleri var. Hafta sonu etütleri, bitmek bilmeyen veli toplantıları, mesai saatleri dışındaki WhatsApp grupları, okulun reklam faaliyetleri ve idari işler derken maaşlarıyla orantısız şekilde çalışmak zorunda kalıyorlar.
Öğretmenin mutsuz olduğu bir sınıfta, velinin parasıyla satın almaya çalıştığı “kaliteli eğitim” sadece bir illüzyondan ibaret kalıyor. Motivasyonunu kaybetmiş, geçim derdine düşmüş bir eğitimcinin öğrencisine verebileceği enerji sınırlıdır. Dolayısıyla, öğretmenin mutsuzluğu doğrudan çocuğun eğitim kalitesine, o da velinin mutsuzluğuna dönüşüyor.
Sonuç: Yukarıdaki sorunları çözmek zorunda olan iktidar ve Milli Eğitim Bakanlığı’dır. 1.5 milyon öğrenci ve velisi ile 177.738 öğretmenin kaderi, kâr hırsı ile hareket edenlerin eline bırakılamaz. Sonuçta konuştuğumuz konu eğitim. Eğitim sektörü, tavuk sektörüne gösterilen hassasiyeti hak etmiyor mu?