Bir ceza yargılamasının meşruiyetini belirleyen en önemli ölçüt, verilen kararın ağırlığı değil, o karara giden yolun hukuka uygunluğudur. Çünkü hukuk devletinde adalet yalnızca tecelli etmek zorunda değil, aynı zamanda tecelli ettiği de görülmeli. Bu nedenle savunma hakkı, ceza muhakemesinin yan bir unsuru değil, bütün sistemin üzerinde yükseldiği temel sütundur.
İstanbul’un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu, savunmasına kısıtlama getirildiğini öne sürdü. Mahkeme Başkanıyla tartıştı. İmamoğlu, hakkında binlerce yıl hapis cezası istendiğini, savunmasının birkaç saatle sınırlandırılamayacağını öne sürdü. Tartışmalar sonucu duruşma salonundan çıkarıldı. Sanıklar ve müdafileri için getirilen konuşma süresi sınırlamaları önemli bir tartışmayı gündeme taşıdı. Tartışmanın odağında belirli bir davanın usulü değil, çok daha temel bir soru bulunuyor: Bir mahkeme, savunmaya süre koyarak adil yargılanma hakkını zedeleyebilir mi?
SÜRE KISITLAMASI YAPILAMAZ
Bu sorunun cevabı aslında Türk hukukunda yeni değil. Yakın geçmişte kamuoyunun “Ergenekon davaları” olarak bildiği yargılamalar sonrasında açılan davalarda bu konu ayrıntılı biçimde değerlendirildi. Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 26 Haziran 2024 tarihli kararında, dönemin mahkeme heyetinin sanıkların esas hakkındaki savunmalarını bir saatle, müdafilerin taleplerini ise 15 dakika ile sınırlandırması ‘Savunma hakkını ihlal etti’ şeklinde kabul edildi. Dahası, bu uygulamanın yalnızca usule ilişkin bir hata olmadığı, Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesi kapsamında görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu sonucuna varıldı. Konuyu biraz daha açalım:
Ergenekon soruşturma ve yargı sarmalında görevlendirilen hakimler ve savcılar hakkında birçok dava açılmıştır ve Yargıtay 8 inci Ceza Dairesi’nin 26.06.2024 tarih ve E: 2018/7, K: 2024/43 sayılı dosyasından yapılan yargılamanın bir konusu da kararın 12’inci sayfasında şu şekilde belirtildi:
GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA SUÇU
“a- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/191 ve 2010/106 esas sayısına kayden görülen dava dosyasında, esasa ilişkin savunmaları bir saatle, avukatların talep konuşmalarını kaç müvekkili temsil ettiklerine bakmaksızın 15 dakika ile sınırlandırarak savunma hakkını kısıtlamaktır.
Sayfa sayısı milyonları bulan evraka karşı sanıklara ve müdafilerine ayrı ayrı 15’er dakika konuşma süresi verileceğini söylemek TCK’nun 257/1 ve 43. maddesinde düzenlenen zincirleme şekilde Görevi Kötüye Kullanma suçunu oluşturur.”
Avukat Hüseyin Buzoğlu, Ergenekon davasında savunma hakkının kısıtlanmaması için mücadele etmişti. Bugün, o kararı hatırlatırken, “Siyasi bir soruşturma ve davadan hukuki sonuç beklenemeyeceğini” özellikle vurguladı.
ZAMAN SINIRI YOK
Kararın en dikkat çekici yönü, savunma hakkına ilişkin yaklaşımıdır. Daire, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda savunmaya ilişkin peşinen belirlenmiş bir zaman sınırı bulunmadığını açık biçimde ortaya koyuyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHM) 6. maddesi uyarınca sanığın savunmasını hazırlayabilmesi ve mahkeme huzurunda etkili biçimde ortaya koyabilmesi için gerekli zamanın sağlanmasının zorunlu olduğu vurgulanıyor. Başka bir ifadeyle mesele, saatin kaç dakika gösterdiği değil; sanığın gerçekten kendisini ifade edebilip edemediğidir.
Nitekim yüksek mahkeme, makul sürenin dosyanın kapsamına, isnat edilen suçlamaların niteliğine, delil yoğunluğuna ve yargılamanın karmaşıklığına göre belirlenmesi gerektiğini ifade ediyor. Daha da önemlisi, savunmanın en baştan belirli bir dakikaya hapsedilmesinin sanık üzerinde psikolojik baskı oluşturacağını, bunun da adil yargılanma ilkesini zedeleyeceğini tespit ediyor.
DERS ÇIKARILMALI
Bu değerlendirme yalnızca geçmişe ilişkin bir hukuk muhasebesi değil, aynı zamanda gelecekte yürütülecek bütün ceza yargılamaları açısından bağlayıcı nitelikte önemli bir ilkedir. Çünkü hukuk devleti, aynı hukuka aykırılığın farklı dönemlerde farklı isimler üzerinden tekrarlanmasını değil, geçmiş hatalardan ders çıkarılmasını gerektirir.
Bugün kamuoyunda geniş yankı uyandıran davalarda yaşanan tartışmalar da tam bu noktada önem kazanıyor. Eğer bir dosyada savunmaya getirilen süre sınırlaması, dosyanın hacmi ve suçlamaların kapsamı dikkate alındığında sanığın kendisini etkili biçimde ifade etmesini engelliyorsa, bu durum yalnızca usule ilişkin teknik bir tercih olarak değerlendirilemez. Böyle bir uygulamanın, adil yargılanma hakkı bakımından ciddi sonuçlar doğurabileceği artık Yargıtay kararlarıyla da ortaya konulmuş durumdadır.
EN BÜYÜK SINAV
Hukukun en büyük sınavı, popüler davalarda verdiği refleksle ölçülür. Sanığın kim olduğu, hangi siyasi görüşü temsil ettiği ya da toplumdaki karşılığı değişebilir. Değişmemesi gereken tek şey ise savunma hakkıdır. Çünkü bugün bir kişiye tanınmayan hak, yarın herkes için emsal hâline gelebilir.
Adalet, yalnızca mahkeme salonunda verilen hüküm değildir; o hükme ulaşıncaya kadar izlenen usuldür. Savunmanın kronometreyle yarıştığı bir yargılama, hukuk devletinin değil, şeklen tamamlanmış bir muhakemenin görüntüsünü verir. Oysa hukuk, süre tutmayı değil, hakkı korumayı gerektirir.
Geçmişte savunma hakkının süreyle sınırlandırılması nedeniyle verilen kararların yıllar sonra görevi kötüye kullanma suçlaması kapsamında yargısal denetime konu olması, yargı mensupları açısından da önemli bir hatırlatmadır. Mahkemelerin görevi davaları hızlandırmak kadar, adil yargılanma hakkını eksiksiz güvence altına almaktır. Hukuk devletini ayakta tutan da tam olarak bu dengedir.