Arkadaşım, İlber Ortaylı

Geçtiğimiz günlerde, ülkemizin yetiştirdiği en müstesna değerlerden, eşsiz bir kültür adamı ve değerli dostum Prof. Dr. İlber Ortaylı’yı 78 yaşında sonsuzluğa uğurladık. Acımız tazedir. Ancak yitirdiğimiz bu büyük değerin ardından yapılan kimi tartışmalar ve sergilenen tutumlar, beni en az dostumun vefatı kadar derinden yaralamıştır. Bu yazımda onunla tanışıklığımın nereden geldiğini ve anılarımı anlatmak istiyordum. Hakkında söylenenleri duyunca, acım katlandı. İnanın, hiçbir anımı günümüz insanıyla paylaşmak içimden gelmiyor. Zaten bu yüzden de anılarımı asla yazmayacağım.

Her insanın, özellikle de ömrünü okumaya, araştırmaya ve bu ulusu aydınlatmaya adamış bir bilgenin, kendi istediği gibi, dilediği biçimde yaşama hakkı vardır. Kimseyi kendi dar kalıplarınıza sığdırmaya zorlayamazsınız. Türkiye’de bir aydının “gerçek” sayılabilmesi için illaki hapis yatması, işkence görmesi veya canıyla bedel ödemesi gerektiğine dair kemikleşmiş bir beklenti vardır. Bunlar tabii ki saygındır. Ama bunları, herkesten beklemek ve bu beklenti karşılanmayınca kızmak patolojiktir. O coşkuyla yaşam ırmağından içmeyi seçmiştir. Kimi çevrelerse, kendi sığ siyasi mahallelerinin “organik aydını” veya kendi davalarının “ideolojik savaşçısı” olmasını istediler ondan. Oysa o, hiçbir siyasi yelpazenin ya da inanç grubunun uç kesimlerine yaranmaya çalışmadı; o yalnızca cehaletin cüretine kızdı.

Evet, dürüstçe sormak ve yanıtlamak gerekir: İlber, Türkiye koşullarında eşsiz bir yeteneği ve zekâsı bulunmasına karşın, neden bir Eric Hobsbawm veya Fernand Braudel olmayı seçmedi? Bu soruların yanıtını, Türkiye akademisini bir biçimde deneyimlemiş olanlar verebilirler. Ben, Türkiye’ye geri dönmese ve burada yaşamasaydı, onları geçebilirdi diye düşünüyorum. Braudel gibi Annales okulunun dar akademik sınırlarında kalarak salt yapısal tarih yazıcılığına sapmayarak veya Hobsbawm gibi tarihi belirli bir ideolojinin hammaddesi yapmaya yönelmeyerek belki de onları aşabilirdi. Toplumun böylesine koyu bir cehalet sarmalında olduğu bir ülkede, fildişi kulesine çekilip yalnızca kuramsal sorun odaklı makaleler yazmak yerine; kitlelere inerek, gençlere tarihi sevdirerek, ulusal şuuru tazeleyen dev bir “kültür adamı” olmayı yeğledi. O, bilimi ve tarihi dar bir zümrenin tekelinden çıkarıp Türk Milleti’nin hafızasına nakşetmiştir.

İlber’in ömrünün son demlerinde dahi, Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk’ü her fırsatta saygı ve minnetle anması tek başına bile övülesi, her türlü takdirin üzerinde bir duruştur. Büyük düşünür Aristo, Nikomakhos’a Etik adlı eserinde, Atinalı Solon’a atfedilen “Ölene kadar kimseye mutlu demeyin” sözünü tartışırken çok yaşamsal bir gerçeğe parmak basar. Ona göre, bir insanın gerçekten erdemli, amacına ulaşmış ve tam bir yaşam sürüp sürmediği ancak o yaşam bittiğinde, bir bütün olarak ele alınarak yargılanabilir. Türkiye’nin aydınlık yüzü dostum İlber, ulusal kimliğimizin ve tarih bilincimizin en sağlam kalelerinden biri olarak yurttaşlarımızın kafasında ve yüreğinde hep yaşayacaktır. Cenaze merasiminde ona verilen değer, tek başına, tüm acımasız eleştirilere yeterli bir yanıttır.

Yazarın Diğer Yazıları