İzmir’de sadece yolda yürüdükleri için ölen 2 kişinin görüntüleri ile sarsıldık her birimiz.
Herhalde çok uzun bir süre hafızamızdan silinmeyecek o anlar…
Tek suçları tam o saniyede orada olmaktı.
Defalarca yapılan uyarılara rağmen gerekli önlemler alınmamıştı.
Sağanakta yol kenarında su birikti.
Kaçak elektrik akımına kapılıp hayatlarını kaybettiler.
Bu ülkede ölmek kolay, yaşamak zor dedirtti onların ölümü bir kez daha.
Yeni anayasanın durup durup yeniden ısıtılıp önümüze konduğu bu günlerde, en temel anayasal hakkımız, yaşam hakkımızı gelin konuşalım.
***
Anayasa’nın 17. maddesi “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” der.
Ama bugünlerde ölümün nereden geleceğini bilemez haldeyiz.
Vatandaşlık verilip ülkemize doldurulan mafya babaları çocuklarınızla gittiğiniz bir alışveriş merkezinde silah çekip hesaplaşıyor, siz kurşunların ortasında kalıyorsunuz mesela…
Kırmızı ışıkta birbirlerine ateş açıyorlar.
O saniyede orada olmak ya da olmamak sizin şansınız…
Bir parkta otururken, oyun oynarken serseri bir kurşunun hedefi olabiliyorsunuz.
Siz üniversite harçlığınızı çıkartmak için motokuryelik yaparken, bir kişi sırf canı istedi diye sizi öldürebiliyor.
İmtiyazlı birinin kızı/oğlu arabasıyla hızla yola dalıyor, kullandığınız motosiklete çarpıyor ya da…
Ölümünüze neden oluyor.
Siz yaşamdan kopartılıyorsunuz, milyarlarca lira “yatırım” yapıp hibeler ettiğimiz ülkenin liderinin oğlu serbest kalıyor.
Eğer şanslıysanız olay sosyal medyada infial yaratıyor.
O zaman o ayrıcalıklı şoför 27 bin 300 lira para cezasına çarptırılabiliyor.
Adalet derseniz…
Daha imtiyazlılara o ceza bile kesilmiyor.
Tren bileti alıyorsunuz.
Meğer yağmur yağınca menfez ve ray arasındaki toprak boşalmış.
Rayları kontrol edecek biri de yokmuş.
Tren kaza yapıyor.
Ölüyorsunuz.
Üst düzey kamu görevlilerini yargılayan olmuyor.
Siz yine öldüğünüzle kalıyorsunuz.
Örnek de acı da çok…
Dedim ya ölmek basit olan bu coğrafyada.
Asıl yaşamak, yaşayabilmek bütün mesele.
Peki, onu yapabiliyor muyuz?
Gerçekten hayatı yaşayabiliyor muyuz?
Yanıt bir çoğumuz için benzer…
***
ABD’li psikolog Maslow bireyin kendini gerçekleştirebilmesi için önce ihtiyaçlar piramidinin en alt basamağındaki fizyolojik ihtiyaçların tamamlanması gerektiğine inanır.
Bu en alt basamak yiyecek, su, barınma, dinlenme olarak kategorize edilebilir.
Kişi bu 4 başlıkta kendini tatmin edemezse ne sevgiye sıra gelir, ne aile kurma ihtiyacına, ne başarıya, ne prestije…
Sadece oksijen alıp karbondioksit üreten varlıklara dönüşürüz diğer türlü.
Yaşam yaşam olmaktan çıkar.
Ancak bugünlerde Rahmetli Kemal Sunal’ın meşhur filmlerinden Ortak Direk Şaban’daki gibi milyonların yaşamı.
Peyniri kokluyor, kavanozda müzelik sakladığımız zeytine ekmek banıyoruz.
BİSAM’ın daha dün açıkladığı açlık sınırı 19 bin 44 TL.
Bugün birkaç bin lira artışı büyük müjdelerle duyurulması beklenen en düşük emekli maaşının yaklaşık 2 katı.
Asgari ücretinse 2 bin TL üzerinde.
4 kişilik bir ailede 4 kişi birden asgari ücretle çalışıyorsa anca yoksulluk sınırı olan 65 bin TL’ye yakın bir yaşam sürebiliyor.
Haliyle her geçen gün okulu bırakıp ailesine destek olmak zorunda kalan çocukların sayısı artıyor.
***
Bırakmayanlarsa yaz tatilini ailelerine destek olarak geçiriyor.
TİP Başkanı Erkan Baş’ın hafta sonu Yenibosna’da karşılaştığı pazarcı çocuk onlardan sadece biri.
10-11 yaşlarındaki o çocuk bir siyasi parti liderini gördüğünde kurabileceği onlarca cümle, isteyebilecekleri varken “Ekonomi çok bozuk” diye başlıyor söze.
"Benim yaşımdaki çocuklar mahallede top oynuyor, misket oynuyor. Ben pazarda çalışıyorum. Kolay değil” diye devam ediyor.
Üstelik bu cümleler öyle kulak dolgunluğunla söylenmiş şeyler değil.
11 yaşında asgari ücreti küsuratına kadar biliyor.
11 yaşında kardeşlerine bakmak zorunda olduğundan bahsediyor.
11 yaşında bu durumuna rağmen, pazarda poşetini dolduramayanların, ondan daha kötü halde olanların varlığını anlatıp onlardan para almadığını söylüyor.
Onu dinlerken insan utanıyor.
11 yaşında matematiği sınıftaki tahtadan değil, poşetlere konulamayanlardan öğrendiği için…
11 yaşında krizi iliklerine kadar hissettiği için…
11 yaşında bunları düşünmek zorunda kaldığı için…
***
O çocuk gibi binlercesi ailelerine nefes aldırmak için kendi nefeslerinden fedakarlık yapar halde.
Bu zorlu yaşam mücadelesinde, yoksulluk sınırı “insanlık onuruna yaraşır bir hayat sürmek için gereken tutar” diye tanımlanır.
Ama o onur bir süredir anca faturaları ödeyip, yırtılan ayakkabının yenisini alabilme lüksüyle sınırlı kalıyor.
Yemeğe kıyma koyabilmek, 3 tarafı denizlerle çevrili ülkemizle denize nazır bir kahve içebilmek, bir kitap alıp okumak, sinemaya gidebilmek “eşi olmayan lüküs hayat”ın modern tanımına dönüşüyor.
Şişli’de apartman, iki otomobil, aşçı, uşak, dolu mutfak/kiler, çaylar, balolarsa ışık hızıyla bizlerden uzaklaşıyor.
Şimdi sorarım size: Ölmek mi kolay bu ülkede, yoksa yaşamak mı?