Hissedilen ve ölçülen enflasyon kavramlarını hayatımıza sokan TÜİK, çıtayı biraz daha yukarı taşıdı.
Şimdi de mutluluğun “ölçüleni” ile “hissedileni” arasındaki farkı öğretiyor bize.
Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçları açıklandı.
2025 Türkiye’sinde hayatta kalmayı başarmış insanların mutluluk oranı artmış görünüyor.
Yüzde 53,3 “Mutluyum” demiş.
Bir önceki yıla göre artış yüzde 3,7.
Kağıt üzerinde umut verici.
Ama aynı tabloda başka bir satır daha var.
“Gelecek yıl daha iyi olur” diyenlerin oranı 2023’te yüzde 44,6 iken geçen yıl yüzde 25,2’ye düşmüş.
Bugün mutluyuz ama yarına inancımız yok.
Şimdiye razıyız ama sonrasına güvenmiyoruz.
Bu ne yaman çelişki?
Bu ne tuhaf bir denge?
***
Belki de ölçülen şey mutluluk değil; şükür.
“En azından yaşıyorum” diyebilme eşiği.
Kiradan daha ucuz olduğu için bir otel odasında yaşamak zorunda değilim.
Evsiz kaldığım için sığındığım bir hurda otomobilin içinde yanarak ölmedim.
Çöpten yiyecek toplamak zorunda kalmadım.
Tarihi geçen ürünlerin satıldığı marketlere mecbur değilim.
Bastığım bir su birikintisinden elektrik çarpıp hayatımı kaybetmedim.
Dümdüz yürüdüğüm yolda başıma reklam panosu düşmedi.
İçtiğim kahveye deterjan karıştırılmamıştı.
Kaldığım otelde yapılan ilaçlama beni ve ailemi zehirlemedi.
Devlete emanet ettiğim çocuğum, kaldığı yurtta düşen bir asansörde can vermedi.
Sadece bir sanık 7,5 yıl hapis cezası alıp, diğerleri serbest bırakılmadı.
Ya da bin bir emekle yetiştirdiğim evladım bir pazaryerinde veya kafede bıçaklanmadı.
Tüm bunlar bu topraklarda yaşandı çünkü.
Hepsi haber bültenlerinde 1.5-2 dakikalık haberler olarak verildi.
Hepsi birkaç gün konuşuldu.
Sonra hayat devam etti.
***
Bütün bunları söyleyebiliyor olmak…
“Acının adresi ben değilim” diye şükredebilmek…
Mutluluğun çıtası gerçekten bu kadar düşmüş olabilir mi?
Antik Yunan’dan bu yana tragedyalara duyduğumuz ilgi de belki de bundan.
Başkalarının felaketine bakıp kendi hayatımıza şükretmek…
“Daha kötüsü var” diyerek içimizi yatıştırmak.
Belki de ölçülen şey mutluluk değil; karşılaştırmalı bir rahatlama.
Felaket skalasında biraz geride kalmış olmanın huzuru.
Yoksulluğun, güvencesizliğin, adaletsizliğin ortalamasında tutturulmuş kırılgan bir denge.
Ağır bir hayatın içinde, sadece nefes alabildiğimiz için kendimize “mutlu” demek.
Sadece hayatta kaldığımız için kendimizi iyi hissetmek.
Ama bir toplumun mutluluğu yalnızca hayatta kalmış olmaktan ibaretse…
Gelecek umudu bu kadar hızlı eriyorsa…
Adalet duygusu bu kadar kırılgansa…
İstatistiklerdeki artış, aslında başka bir düşüşün grafiği olabilir mi?
Mutluyum diyen yüzde 53,3’e bir soru daha sormak gerekiyor belki:
Gerçekten mutlu musun?
Yoksa sadece henüz başına bir felaket gelmediği için mi kendini iyi sayıyorsun?
Yani aslında yalnızca sıra sana gelmediği için şanslı mısın?
Belki de ölçmemiz gereken mutluluk değil; bir toplumun en kötüyü nereye koyduğu.
“Bu kadarı da olmaz” dediği yerin ne kadar geriye çekildiği.
Bunca acıya rağmen biz hala “mutluyum” diyorsak…
Asıl soru şu: Mutluluk mu arttı, yoksa korkunun ve kaygının sınırı mı değişti?