Sibirya’nın Irkutsk kentinde, adı bile ürkütücü bir kurum var. Anti-Veba Araştırma Enstitüsü. Burada çalışan 28 yaşındaki Daria Shipilova, ağır zatürreye yakalanıp 2 Ekim’de öldü.
Ardından hastanede karantina başladı. 200 kişi gözetim altına alındı. Yakındaki 2 bin kişilik fabrikada maskeler takıldı. 5 bine yakın numune incelendi. Bir iddia yayıldı. Daria’nın veba bakterisi bulunan bir tüpü kırdığı öne sürüldü.
Moskova reddetti. “Veba yok” dedi. Peki kadın neden öldü?
Resmi açıklama: “Nedeni bilinmeyen zatürre.”
Vebadan bile ürkütücü bir cümleydi.
★★★
Veba kelimesinin insanlığı ürkütmesi boşuna değil. 1347’de Avrupa’ya ulaşan Kara Veba, birkaç yıl içinde kıta nüfusunun üçte birini, bazı kayıtlara göre 50 milyon kişiyi yok etti. Ama salgın yalnız can almadı. Düzen de değiştirdi.
Tarlalar yerindeydi ama onları işleyecek köylü kalmamıştı. İşgücü kıymete binince ücretler yükseldi.
İngiltere’de işverenler duruma 1349’da müdahale etti, 1351’de İşçiler Yasası’nı çıkardı. Çalışabilecek durumdaki köylülerin iş teklifini reddetmesi yasaklandı. İşçinin sözleşmesi bitmeden patronunu terk etmesi engellendi. Başka bir toprak sahibinin daha yüksek ücret verip hizmetliyi kendi tarafına çekmesine bile yasak getirildi. Kurala uymayan işçi hapse atıldı. Bu düzen 1381’de Köylü İsyanı ile son buldu.
Fransa’da tarım işçilerinin yevmiyesi üçe katlandı. Tahıl tarlaları meraya dönüştü. Köylünün pazarlık gücü arttı. Köyden kente göç arttı. Kadınlara iş kapısı açıldı. Feodalizm çatladı. Eskiden denklem şuydu; “Toprak kıymetli, köylü bol.” Vebadan sonra, “Toprak bol, köylü kıymetli” oldu. İşte asıl devrim buydu. Çaresizlik duygusu, otoritelerin sorgulanmasına ve nihayetinde Rönesans’a giden uyanışa katkı sağladı.
Ama Doğu Avrupa’da ise tam tersi oldu. Soylular, veba sonrası köylüyü daha sıkı toprağa bağladı. Gogol’un Ölü Canlar romanını hatırlayın. Çiçikov, ölmüş ama nüfus kayıtlarından düşülmemiş köylüleri bile satın alıyordu. İkinci Serflik dönemi doğuda yüzyıllarca sürdü. İnsan ölüydü, defterde hâlâ maldı!
★★★
Aynı veba 1812’de İstanbul’daydı. Salgının en ağır günlerinde ölümler günde 5 binlere ulaştı. Tarihçilere göre 500 bin nüfuslu kentte 302 bin ölümden söz ediliyor.
Bu büyük travma, II. Mahmud’un zihninde modernleşme hamlelerinin tohumlarını attı. 1838’de merkezi karantina teşkilatı (Meclis-i Tahaffuz) kuruldu. Limanlara karantina binaları inşa edildi, gemilerdeki şüpheli yolcular karantinaya alınmaya, karantina merkezleri kurulmaya başlandı.
Bir yıl sonra devlet işi daha da ileri götürdü. İstanbul’da ölen herkesin ölümü bildirilecek, şüpheli ölümleri doktor inceleyecek ve izin belgesi olmadan cenaze gömülemeyecekti. Yani devlet artık yalnız yaşayanları değil, neden öldüğümüzü de kayıt altına almaya başlıyordu. Bugünkü halk sağlığı sisteminin tanıdık parçaları o felaketlerin ardından kurulmaya başladı.
★★★
Şimdi yeniden Rusya’ya dönelim.
1979’da Sverdlovsk’ta askeri bir biyolojik silah tesisinden şarbon sporları sızdı. En az 60 kişi öldü.
Sovyet yönetimi “bozuk etten” dedi. Gerçeği ancak 1992’de kabul etti. Bu geçmişi, bugünkü veba olayını henüz kanıtlamıyor. Ama Moskova’ya yönelen kuşkuları açıklıyor. Üstelik veba hiç yok olmadı. Kemirgenlerde ve pirelerde yaşamaya devam ediyor.
Akciğer vebası ancak 2 metrelik yakın temasta bulaşabiliyor. Bulaşma oranı düşük. Akciğer vebası 1.3 kişiye bulaşırken, COVID-19’un ilk Wuhan varyantı 2-3 kişiye, Omicron varyantı 8-10 kişiye bulaşıyor. Ama veba 18-24 saat içinde öldürebiliyor. Yani daha test sonuçlarınız ulaşmadan. Neyse ki antibiyotik var.
Ama 1995’te Madagaskar’da birden fazla antibiyotiğe dirençli veba bakterisi de bulundu. Daha korkuncu, COVID virüsünün Çin Wuhan’daki bir laboratuvarda üretilip kazara kaçtığı söylentisi de hâlâ hafızalarda...
Mikrop Ortaçağ’dan kalma olabilir. Ama tehlikesi tarihe karışmadı.