Para bitince!

Size tarihin o garip tekerrürlerinden birini, daha doğrusu aynı yıl dünyanın iki farklı ucunda sahnelenen ama finali değişmeyen iki büyük finansal çöküş hikayesini anlatmak istiyorum.

Yıl 1997. Komünizmden yeni çıkmış, kapitalizmin vahşi yüzüyle henüz tanışan bir Arnavutluk var. Ülkede bankacılık sistemi zayıf, ancak sokaklar “aylık yüzde 40 getiri” vadeden fon şirketleriyle dolu. Öyle bir çılgınlık hali ki, 3.2 milyonluk ülke nüfusunun yaklaşık 2 milyonu; evini, arabasını, ineğini, tarlasını satıp parasını bu yapılara teslim etmiş durumda.

Tiran’da sırf bu fonlara para yatırabilmek için evini satan, sonra da kira vermemek adına o sattığı evin bahçesinde çadır kurup aylarca bekleyen aileler var.

İşin en trajikomik tarafı ise ülkenin milli gelirinin yarısına denk gelen 1.5 milyar dolarlık o devasa serveti yutan 25’ten fazla şirketin akıl almaz yapısıydı.

Bir yanda süpermarket zincirleri, lüks otelleri, helikopterleri olan ve Arnavutluk Milli Futbol Takımı’na resmi sponsorluk yapıp devletle yan yana fotoğraf veren dev holdingler (VEFA, Gjallica gibi); diğer yanda hiçbir finansal eğitimi olmayan, milyonlarca doları derme çatma bir apartman dairesinde ilkokul defterine tükenmez kalemle yazarak toplayan patronlar (Sude portföy)... Hepsi birleşip koca bir ülkenin varlığını emdiler.

Arnavutluk Merkez Bankası tehlikeyi görüp müdahale etmek istediğinde ise karşısında doğrudan hükümeti buldu. Neden mi? Çünkü bu fonlar, 1996 seçimlerinde iktidardaki Sali Berisha’nın partisinin en büyük sponsorlarıydı. Devlet onlara dokunmuyor, fonlar da devleti besliyordu.

Sistemin kurucuları arasında eski istihbaratçılar vardı. Dönemin Başbakanı, çökmek üzere olan bir saadet zincirinin törenine katılıp göğsüne onur madalyası taktıracak kadar pervasızlaşmıştı.

IMF’nin uyarıları da sümen altı edildi. Sonunda para bitti. Eski bir ayakkabı işçisinin okul defterine tükenmez kalemle yazarak yönettiği fonlar çöktü. Patronlar paraları helikopterlerle kaçırırken, sokaklarda silahlar konuştu. 2 bin kişi hayatını kaybetti.

Berisha istifa etti. Yıllar sonra yolsuzluktan ev hapsine çarptırıldı, oğlu kara paradan yargılandı, damadı zimmetine para geçirmekten hapse girdi. Arnavutluk sadece birikimlerini değil, devleti yönetenlere olan inancını da kaybetti.

★★★

Aynı yıl, dünyanın öbür ucunda, dışarıdan bakıldığında gökdelenlerin yükseldiği, yabancı sermayenin aktığı bir “Asya Kaplanı” olan Endonezya’da bambaşka bir sahne kuruluyordu. Arnavutluk’taki o vahşi fon şirketlerinin yerini, burada 32 yıllık bir iktidarın bizzat kendi elleriyle kurduğu kusursuz bir “ahbap-çavuş” kapitalizmi almıştı.

Devlet Başkanı Suharto, koskoca ülke ekonomisini adeta kendi ailesinin tapulu mülküne çevirmiş durumdaydı. Devlet bankalarındaki milyarlarca dolar, hiçbir risk analizi yapılmadan, liyakat tamamen çöpe atılarak sırf “başkanın çocukları ve tanıdıkları” oldukları için yandaş şirketlere sınırsız kredi olarak akıtılıyordu.

Bunun en acı örneği, Suharto’nun küçük oğlunun yürüttüğü milyarlarca dolar teşvik alan “Milli Otomobil” projesi Timor’du. Ortada üretilen tek bir otomobil yoktu; arabalar Güney Kore’den gizlice getirilip üzerlerine Endonezya markası basılarak devlete satılıyordu.

1997 Asya Finans Krizi patlak verdiğinde, içi bizzat iktidar yandaşları tarafından boşaltılmış, geri dönmeyen kredilerle çürümüş bu bankacılık sistemi bir gecede felç oldu. Çünkü yatırımcılar paralarını çektiği gibi kaçıyor, dolar roket gibi fırlıyor, rupi ise çöküyordu.

IMF devreye girdi. “Borç veririz ama tek şartımız bu eş-dost-akraba-yandaş kayırmasına son vereceksiniz” dedi. Başkan Suharto kabul etmedi.

Kasanın boşaldığı anlaşılınca fatura halka kesildi. Elektriğe, benzine ve pirince yapılan devasa zamlar, halkı sokağa döktü. Başkent Cakarta günlerce yağmalandı, ateşe verildi. Ve 32 yıllık o “yenilmez” iktidar sadece birkaç ay içinde iskambil kâğıdı gibi yıkıldı.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün tahmine göre hazineden 15 ila 35 milyar dolar arasında parayı zimmetine geçiren Suharto istifa etti. Modern tarihin en yolsuz lideri olarak kayıtlara geçti. Bu hanedanın yarattığı o ekonomik enkazı temizlemek, koca bir jenerasyonun geleceğine mal oldu.

★★★

Yıllar değişiyor, aktörler, coğrafyalar değişiyor ama kural hiç değişmiyor. Şeffaflığın ortadan kalktığı, liyakatin yerini “hamilimdir” ilişkilerinin aldığı ve denetim kurumlarının işlevsiz bırakıldığı her yerde, hikâyenin sonu her zaman aynı hüsranla biter.

Sistemler, şahısların etiketlerine, kapalı kapılar ardındaki vaatlere veya güç sahiplerinin korumasına değil; ancak sağlam, işleyen ve hesap sorabilen kurumlara emanet edildiğinde ayakta kalır.

Kuralların iktidar sahipleri veya onların çevreleri için kasten esnetildiği hiçbir ekonomi felaketten kaçamaz. Eninde sonunda yalanlar çöker ve o ağır fatura daima halka kesilir.

Yazarın Diğer Yazıları