İş hayatının stresinden, bitmek bilmeyen mesailerden ve "pazartesi sendromu"ndan sıkıldığınızda muhtemelen kurduğunuz hayal bellidir: Piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmak ve süper zengin olmak. Ancak kimse bu dertlerden kurtulmak için binlerce yıl önce yaşamış avcı-toplayıcı atalarımızın yanına ışınlanmayı hayal etmez.
Oysa acı ama gerçek bir tablo var: Bugün bildiğimiz anlamda mesai saatleri, maaşlar, bordrolar, iş-yaşam dengesi veya fazla mesai gibi kavramlar insanlık tarihinin zaman çizelgesinde aslında "dün sabah" icat edildi. İnsan evriminin yaklaşık 290.000 yıllık geçmişinde, bugünkü "istihdam" modeline benzeyen hiçbir şey yoktu. Peki, modern bir insan ömrünün yaklaşık 90.000 saatini (yani uyanık kaldığı sürenin üçte birini) çalışarak geçirirken, atalarımız hayatta kalmak için ne kadar mesai harcıyordu? Cevap şok edici: Sadece bir part-time iş kadar!
İLKEL YAŞAM DEĞİL LÜKS YAŞAM KEYFİ
Antropologların farklı kıtalardaki tarım öncesi topluluklar üzerinde yaptığı araştırmalar, ezber bozan bir gerçeği ortaya koyuyor. Atalarımızın beslenme, barınma ve temel güvenlik gibi hayatta kalma aktiviteleri haftada sadece 15 ila 20 saat sürüyordu.
Geri kalan devasa zamanda ne mi yapıyorlardı? Canları ne istiyorsa onu! Sanılanın aksine, tarih öncesi insanlar her saniye "öleceğim" korkusuyla panik içinde yaşamıyordu. Aksine, bugünün modern insanından çok daha fazla boş vakte ve yaratıcı hobilere sahiptiler.
MAĞARA DUVARINDAKİ SANAT VE 40 BİN YILLIK FLÜT
Atalarımızın hayatta kalma mücadelesinden arta kalan zamanlarda ne kadar yaratıcı ve estetik odaklı olduklarını gösteren büyüleyici kanıtlar var:
Chauvet Mağarası (Fransa): 30.000 yıl önce yapılan at, aslan ve gergedan çizimleri basit çöp adamlar değil; perspektif, gölgelendirme ve hareket içeren sofistike sanat eserleri. Birileri, sırf estetik ve anlam arayışı için günlerce ateş ışığında o duvarları boyadı.
Blombos Mağarası (Güney Afrika): 100.000 yıllık deniz kabuğundan boncuklar bulundu. En yakın sahil tam 20 kilometre uzaktaydı. Yani bir ata, sadece "güzel görünmek" için git-gel 40 kilometre yürümüş ve o kabukları taş aletlerle sabırla delmişti.
Almanya'daki Akbaba Kemiği: 40,000 yıl önce mükemmel aralıklarla delinmiş 5 parmak delikli bir flüt bulundu. Bunu yapan kişi müzikten, tondan anlıyordu. Avlanmak için değil, tamamen ruhunu doyurmak için zaman harcamıştı.

9-5 MESAİSİNDEN ÖNCE BİR GÜN BÖYLE GEÇİYORDU
Sabah şafak vaktiyle uyanılan, bir gece önceden kalan etlerin, yemişlerin yendiği sosyal bir kahvaltıyla gün başlardı. Saat yoktu, başlarında bir müdür veya şef yoktu. Avlanmak her gün yapılan bir şey değildi; o gün kampta kalıp bir sepet örmek, alet bilemek ya da sadece sohbet etmek tamamen o anki isteğe bağlıydı.
Avlanmaya çıkıldığında ise insanlık tarihinin en büyük avantajı devreye giriyordu: İnatçı Takip (Persistence Hunting). İnsanlar avlarını hızla yakalamazdı; terleme ve vücut ısısını dengeleme yeteneğimiz sayesinde, bir hayvanı aşırı ısınan vücudu pes edip yere yığılana kadar 3-6 saat boyunca bıkmadan takip ederlerdi. Av kampa getirilip paylaşıldıktan sonra, günün "iş" kısmı tamamen biterdi.
ATEŞ BAŞINDA SOSYAL HAYAT VE İKİ FAZLI UYKU
Öğleden sonraları ve akşamlar tamamen eğlence, bağ kurma ve dinlenmeye ayrılırdı. Sabahları sohbetler hayatta kalma stratejileri üzerineyken, akşamları ateş başında şakalar yapılır, hikayeler anlatılırdı. Paranın, polisin veya yazılı sözleşmelerin olmadığı bir dünyada hayatta kalmanın tek yolu ilişkilerdi. İnsanlar sevilmek ve toplulukta kalmak için devasa zaman harcardı.
Yapay ışığın olmadığı o dönemde uyku bile farklıydı. Atalarımız gece tek seferde 8 saat uyumazdı. İlk olarak yaklaşık 4 saat uyur, gecenin zifiri karanlığında 1-2 saat uyanık kalıp sosyalleşir veya düşünür, ardından bir 4 saatlik ikinci uykularına yatarlardı.
GEÇMİŞİ ROMANTİKLEŞTİRMEK ÇOK YANLIŞ
Tüm bu anlatılanlar kulağa cennet gibi gelse de basit bir yaşamın, kolay bir yaşam anlamına gelmediğini unutmamak gerekiyor. Atalarımızın hayatı vahşi hayvan tehdidi, zorlu hava şartları ve en önemlisi modern tıbbın olmadığı bir dünyada küçük bir enfeksiyonun bile ölümcül olabildiği acımasız gerçeklerle doluydu. Bugünün koltuğa alışmış konforlu bedenlerimizle o döneme gitsek, muhtemelen boş zamanın tadını çıkaramadan fiziksel zorluklardan pes ederdik.
Ancak atalarımızın yaşam tarzından almamız gereken çok net bir ders var: Her gün yaratıcı uğraşlara vakit ayırmak ve insanlarla gerçek bağlar kurmak, insan olmanın en temel gereksinimidir. Belki hepimiz sadece haftada 15 saat çalışabileceğimiz bir düzene geçemeyiz; ancak elimizdeki kısıtlı serbest zamanı bizi gerçekten "insan" yapan şeylere harcamayı hatırlamalıyız.