Bugün gazetesine polis baskını gerçekten
özgür medyayı susturma girişimi mi?

Aydın Bey’e bir
teklifim var... Var mısınız bir gazeteci panelinin karşısına çıkmaya ve size ne sorulursa hiç tereddüt etmeden, doğrudan sapmada yanıtlamaya... Medya jürisinin karşısında sorgulanmaya?
Uğur Dündar’ın “Arena” programında olabilir, ya da bir üniversite salonu... Eminim gazetecilerin size soracağı pek çok soru birikmiştir.
Mesela ben kendi adıma hâlâ Aydın Doğan’ın 2011’de gazeteciler hapis yatarken yaptığı bir ev ziyaretini açıklamasını bekliyorum. Doğan Grubu’nun sahibi olduğu CNN Türk’te bir manikürcü her gece ben dahil gazetecileri hedef gösteriyor, tutuklanmamız için propaganda yapıyordu. Hepimiz çeşitli bedeller ödemek zorunda kaldık, en hafifi işimizi kaybetmekti.
Aydın Doğan ise sadece bu manikürcüyü ödüllendirdi, kapılar açtı, maaşlar verdi, başka programlar tahsis etti. Bu paralar sayesinde yalıya çıktı manikürcü, Aydın Doğan da evine ziyarete gitti.
Doğan Grubu ne zaman baskı altında olduğundan yakınsa aklıma hep bu ziyaret geliyor; “O zaman o yalıya neden gittin” diye sormadan duramıyorum.
Haksız vergi cezasından bu yana hep Doğan Grubu’nu savundum; basın özgürlüğüne darbe olduğunu Türkiye’de ve dünyada yazdığım yazılarda ifade ettim. Karşılığında bir ödül falan da almadım. Hatta iki sene işsiz kaldım. Sözcü gibi büyük ve cesur bir platform olmasa, benim gibi pek çok gazeteci hâlâ kendisini ifade edemeyecekti.
Bugün Hürriyet ne zaman başyazısından hükümeti eleştirse ister istemez 2007’de Emin Çölaşan’ın işine son verilmesini hatırlıyorum. O zamanlar Doğan’ın sahibi olduğu Milliyet’te yazan Taha Akyol tetikçiliği üstlenmişti. Ödülünü, Emin Çölaşan’ı susturan Hürriyet’te köşe kaparak aldı.
Bugün hâlâ Akif Beki ve Taha Akyol’a köşe var, başka gazetecilere kapılar ‘maalesef’ kapalı.
Uğur Dündar’ı susturmak için çalıştığı kanalın satılmasını; tek misyonu hükümetle ilişkileri sağlamlaştırmak olan Metehan Demir’in Ankara’ya, Enis Berberoğlu’nun İstanbul’a atanmasını; hapishanedeki Soner Yalçın’ın yazılarına son verilmesini; Rahmi Turan’dan Cüneyt Ülsever’e yazarlar kıyımını; Ayşenur Arslan canlı yayındayken rejinin “Yayını kes” diye basılmasını; Yazgülü Aldoğan’a bile “Sen artık siyaset yazma” telkinini...
Doğan Grubu ne zaman Erdoğan’ın otoriterliğinden yakınsa AKP’nin kapatılmasına karşı Hürriyet’in manşetlerinin sadece Anayasa Mahkemesi üyelerinin oyunu değil, Türkiye’nin kaderini değiştirdiğini... Ne yapayım, unutamıyorum... Hangi birini sayayım; penguenler canlı tanığı...
Aslında çok basit bir cümleyle yanıt verebilir Aydın Doğan: “Her şeyi kaybedeceğimi düşündüm, uzlaşabileceğimi sandım ama yanıldım.” Doğan Grubu’nun bütün zigzaglarının sebebi bu. Bir kere de Aydın Doğan’ın ağzından duysak...
Yine de, bir gün bile Doğan Grubu’na “Etme bulma dünyası, oh olsun” diyemiyorum. Bugün hiçbir karşılık beklemeden Doğan’ı sonuna kadar savunmakta hiç tereddüt etmem.
Öyle ya da böyle, gazetecilikten ödün vermeyen isimleri de barındıran tek platform oldu Doğan. Etki alanları hiç de hafife alınmayacak pek çok gazeteci bir gün bile muhalefetten, gerçeği aktarma misyonundan sapmadı. Doğan onlara sahip çıktı.
Doğan Grubu’nun varlığı hepimizin basın özgürlüğü savaşıydı, bugün de öyle. Bazen yanlış gazetecilik de yaptı; ama gazetecilikti.
Aydın Doğan’ın birine hesap vermesi gerekiyorsa tek muhatabı gazeteciler. Cemaat medyasınınsa yargı.
Yalan haber yazmak, polisin söylediğini dikte etmek, bir misyonun sözcülüğünü yapmak, masum insanları hedef göstermek, fabrikasyon bilgileri yaymak, kamuoyuna illegaliteyi ikna kılmak gazetecilik değil çünkü. Polis baskını, iktidarın motivasyonu ne kadar korkunç ve kabul edilemez olursa olsun bugün yaşanan bir devlet-içi operasyondur, özgür basını susturma girişimi değil. Cemaat medyası ne zaman özgür oldu, ne zaman ‘basın’ oldu?
Sebeplerini, bir dönem aynı yatağı paylaşan mutsuz aşıkların neden şiddetli geçimsizlik noktasına geldiğini hepimiz biliyoruz.
Cemaatçi gazeteciler arkadaşlarımız tutuklandığında, çoğu zaman da Aydın Doğan’ın CNN Türk’ünde, “Terörist olmadıklarını kanıtlasınlar” diyorlardı. Çok rica ediyorum, lütfen şimdi de kendileri gazeteci olduklarını kanıtlasın.

Sızıntı kaset mağduru

Bir Varank ikilemi




Erdoğan’ın danışmanı Mustafa Varank da kaset mağduru.

Mustafa Varank sizde de Melih Gökçek etkisi yaratmıyor mu? Türkiye’nin en güçlü adamının başdanışmanın o olduğunu bilmek, her gün Cumhurbaşkanı’nın ona fikir danıştığını falan düşünmek başlı başına ülkenin nasıl bir kâbus olduğunun kanıtı değil mi? Manav olsa sattığı sebzeyi almazsınız.
Fakat yine de televizyon çekimi arasında izinsiz kaydedilmiş, belli bir amaca hizmet etmek için sızdırılmış bir kaydın mağduru olduğunu söylemek zorundayız. Hangimizin başına gelse rahatsız oluruz. Çünkü sızıntı kayıt, gizli çekim ciddi bir ahlaksızlık.
Birkaç sene önce Hürriyet’in spor müdürlüğüne atanan Ercan Saatçi pek çoklarının tepkisini çekmişti. O zamanlar yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün damadıydı, birinci tepki bundandı. Fanatik Fenerbahçeliliğiyle biliniyordu, doğal olarak diğer taraflarlar da nefret besliyordu. Bir de benim gibi Saatçi’yi yaptığı şarkılardan bağımsız düşünemeyenlerin önyargısı vardı.
Sonra bir kaset piyasaya sürüldü: İki arkadaş bir televizyon programının çekim arasında geyik muhabbeti yapıyor. Hepimizin yapacağı türden küfürlü bir maç muhabbeti. Saatçi’nin ağzından “Galatasaray’ı s...” diye bir cümle fırlıyor...
Zaten kellesi önceden alınmaya hazır ve elverişli olan Ercan Saatçi de o sızıntıdan sonra infaz edildi. Altyapı hazırdı.
Oysa, ne yalan söyleyeyim, pek çok gazeteciden daha iyi spor sayfası yapıyordu Hürriyet’te. Dahası, o sayfalar hiç de Galatasaray’a kayıtta söylediği muameleyi yapmıyordu. Büyük bir kaset ahlaksızlığına kurban gitti Saatçi... Kimse arkasında duramadı.
Aklı başında insanlar da bugün Varank’ın arkasında duramıyor. Çünkü Varank da nefret edilmeye son derece elverişli, düşüşünü izlemenin herkese zevk vereceği bir bir figür.
Ama Varank kasetinin bir farkı daha var... Olay keşke geyik muhabbetinde kalsaydı da hepimiz “Sızıntı kaset ahlaksızlıktır” diye tepkimizi koysaydık.
Oysa kasetteki geyik gerçek oldu, tam da bahsettiği gibi Cemaat kanalları Türksat platformundan çıkartıldı. Hiçbir ilke Varank’ı savunmaya yetmiyor.

Üç dizi üç gelişme


Good Wife’ta olacakları önceden tahmin etmek zor değil.

EMPIRE: Amerika’da “Siyah Twitter” diye bir fenomen var. Sosyal medyayı kullananların büyük çoğunluğunu siyahlar oluşturuyor ve doğal olarak diyaloğa da hakim oluyorlar. İşte “Empire” bu sayede geçen sezonun en çok ilgi çeken dizisi oldu. Televizyon tarihinde eşine az rastlanır şekilde her hafta izleyicisini artırdı; normalde ilk bölümden sonra izleyici gider. Ama dizi şimdi ikinci sezon sorunu yaşıyor. İlk birkaç bölüm geçen sezonun izlenme oranlarına ulaşamadı. Tabii çeşitli teoriler ortaya atıldı: Aralarında ünlü komedyenlerin de olduğu kimi yorumcular dizinin eşcinselliğe çok fazla yer verdiği için izleyici kaybettiğini öne sürdü. Dizinin yapımcılarından Lee Daniels kendi hayatından izler taşıyan eşcinsel olay örgülerini bol bol işlemişti. Eleştirilerden sonra doz biraz azaldı gibi.
SCANDAL: Twitter’ın
fenomen haline getirdiği bir dizi de “Scandal.” Kerry Washington sosyal medya danışmanı bir arkadaşıyla konuşurken herkesin dizi yayınlandığı sırada canlı tweet atması önerisini duydu, uyguladı, başarıya ulaştı. Eğer perşembe akşamı yayınlanan “Scandal”ı kaçırıp sosyal medyaya daldıysanız pek çok sürprizi de öğreneceksiniz demektir. Dizinin en çok eleştirilen tarafı ırk konusuna hiç değinmemesiydi. Siyah bir danışmanı oynayan Kerry Washington, dizide beyaz ve Cumhuriyetçi Amerikan başkanıyla aşk
yaşıyor. Ama bu uzun süre hiç gündeme gelmiyordu. Yavaş yavaş dizinin yaratıcısı Shonda Rhimes (ki kendisi de siyah) eleştirileri duydu ve karşılık verdi. Nihayet birkaç hafta önce ise “Scandal” ırk konusuna bodoslama daldı; Olivia Pope’un hayatını konu alan bir haber programı şeklindeki bölümüyle.
The GOOD WIFE: Çok kötü bir sezonun ardından çok iyi bir sezona başladı. Geçen sene zorlaya zorlaya izliyordum bölümleri, şimdi her hafta heyecanla bekliyorum... Tabii bir yandan da yeni karakterlerin nereye savrulacağını kestirmek güç değil. Belli ki Alicia Florrick yeni bir hukuk bürosu açacak, belli ki yeni katılan bir karakterle aşk yaşayacak... Belli ki eski firmasıyla yine çatışacak... Biraz kendini tekrarlıyor ama bu aralar te-levizyonda daha iyi bir dizi de yok. Dedikodular bu sezonun “Good Wife”ın son sezonu olduğu yönünde. Her sezon bölüm adları ait olduğu sezon kadar kelime içeriyordu, dördüncü sezondaki her bölüm dört kelimeydi mesela. Şimdi her bölüm tek kelime ve bu “sıfırlama” anlamına mı geliyor?

İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram’dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.