24 Temmuz 1923... Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Türk ulusu, emperyalist devletlere karşı verdiği Kurtuluş Savaşı’nın ardından bağımsızlığını ve egemenliğini uluslararası alanda kabul ettirdi. Lozan, yalnızca bir barış antlaşması değildi. Bir milletin kendi kaderine sahip çıkmasının, kendi toprakları üzerinde söz sahibi olmasının ve geleceğini başkalarının iradesine bırakmamasının belgesiydi. ★★★ Aradan 103 yıl geçti... Şimdi Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması gündemde... 21 Ekim 2026’da TBMM Başkanlığına sunuldu. 27 Ekim’de Dışişleri Komisyonu’nda görüşülmesi bekleniyor. ★★★ Anlaşmanın ikinci maddesi... “Taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırı tüm taraflara yönelik saldırı kabul edilir... Taraflar saldırıya uğrayan tarafa birbirlerine sağlayabilecekleri yardım imkânlarının tamamını kullanarak yardım edecektir.” Bu hüküm, sıradan bir savunma sanayii işbirliği değildir. Türkiye’nin güvenliğini etkileyebilecek ciddi bir taahhüttür. Üstelik Orta Doğu’nun savaşlarla sarsıldığı, sınırların yeniden şekillendirildiği bir dönemde... Suudi Arabistan’ın İran’la yaşayabileceği bir çatışma veya Yemen kaynaklı saldırılar, artık Türkiye’nin de güvenlik sorunu sayılabilecek. Neden? ★★★ Lozan’dan sonra Türkiye hiçbir askerî ittifaka katılmadı mı? Elbette katıldı. 1934’te Balkan Antantı... 1937’de Sadabat Paktı... 1952’de NATO... Türkiye’nin güvenlik arayışı yeni değil. Ancak, burada önemli bir ayrım var. Cumhuriyet döneminin bölgesel anlaşmaları, sınırların korunmasına, karşılıklı güvenliğe ve barışın sürdürülmesine dayanıyordu. İkinci Dünya Savaşı öncesinde Balkan Antantı ve Sadabat Paktı, Türkiye’nin yakın çevresinde güvenlik ve istikrar sağlamayı amaçlıyordu. Bugün ise farklı bir tablo var. Türkiye, Suudi Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü savaşın, İran’la yaşayacağı olası bir çatışmanın ve Pakistan-Hindistan geriliminin doğuracağı ağır sonuçlara ortak olma riskiyle karşı karşıya. Türkiye, Suudi Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü savaşın, İran’la yaşayabileceği olası bir çatışmanın ve Pakistan-Hindistan geriliminin içine çekilme riskiyle karşı karşıya. ★★★ Gelelim üç ülkenin tehdit algılarına... Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarında, İran önemli bir yer tutuyor. Pakistan’ın başlıca güvenlik tehdidi Hindistan. Türkiye’nin ise, öncelikleri tümüyle farklı. Üstelik Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki askerî ittifakın İran’a karşı Sünni bir blok olarak algılanması, başlı başına ciddi bir sorun... Böyle bir algı, bölgedeki mezhepsel ayrışmaları körükleyerek kutuplaşmayı daha da derinleştirmez mi? İran’la tarihsel rekabetimiz var; ancak rekabet, düşmanlık demek değildir. ★★★ Bir de şu soruyu soralım: Kim kazanacak? Müslüman ülkelerin mezhep ekseninde birbirlerine karşı konumlanması, bölgedeki hangi güçlerin çıkarlarıyla örtüşür? ABD ve İsrail’in hedefi, İran ve Yemen’deki Husiler değil mi? İran ve Husilerin kaybetmesi hangi ülkelerin hedefidir? Ve bölgedeki çatışmalar, kaç yıl sürecek? ★★★ Osmanlı Devleti’nin Yemen’de verdiği savaşlar, Anadolu’nun hafızasında derin izler bıraktı. Binlerce Anadolu evladı, uzak topraklarda yaşamını kaybetti. Yemen türküleri boşuna yakılmadı. Düşünün... Suudi Arabistan’a yönelik bir füze veya insansız hava aracı saldırısı gerçekleştiğinde, anlaşmanın ikinci maddesi gündeme gelebilecek. Türkiye’den hava savunma sistemi, istihbarat, askerî lojistik veya başka bir destek istenebilecek. Bu durumda Türkiye’nin askerî tesisleri, gemileri veya bölgedeki unsurları hedef durumuna gelmez mi? ★★★ Anlaşmanın bir başka düşündürücü yönü var. Suudi Arabistan, Türkiye’den kapsamlı askerî dayanışma bekliyor. Peki, neden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımıyor? Neden Yunanistan’la bu kadar yakın askerî iş birliği içinde? Kıbrıs konusunda siyasi bir destek vermeyen Suudi Arabistan’ın güvenlik sorunları için, Türkiye neden askerî yükümlülükler üstlensin? ★★★ Anlaşmanın incelenmesi gereken hükümleri de var. İstihbarat paylaşımı... Ortak askerî faaliyetler... Savaş döneminde lojistik destek... Üstelik anlaşmadan ilk on yıl çekilememe hükmü... Türkiye, gelecekteki siyasi ve askerî tercihlerini, neden on yıllığına sınırlandırsın? ★★★ Savunma sanayii iş birliğine kim karşı çıkabilir? Ortak üretim, teknoloji paylaşımı, askerî eğitim ve istihbarat iş birliği Türkiye’nin yararına olabilir. Ancak Türkiye’nin İran’la ilişkilerini zedelemesi ve Yemen’deki savaşın tarafı olması kimin yararına? Pakistan’ın güvenlik sorunlarına, neden Türkiye ortak olsun? Bunun yerine, Türkiye’nin bölgesel çatışmalarda arabulucu rolünü güçlendirmesi, diplomatik ağırlığını ve stratejik önemini artırmaz mı? ★★★ Türkiye’nin dostlara, ortaklara ve güçlü savunma iş birliğine elbette ihtiyacı var. Ancak, her dostluk askerî ittifak gerektirmez. ABD’nin ve İsrail’in bölgeyi düzenlemek amacıyla çıkardığı savaşların bedelini, Türkiye ödemek zorunda kalmamalı. Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi, Türkiye’nin başka devletlerin hesaplaşmalarına sürüklenmemesini gerektirir. Tarih ulusların tarlasıdır, ne ekerseniz onu biçerseniz... Fırtına ekerseniz deprem... Ve bu depremin bedelini, hep gelecek kuşaklar öder...