CHP Genel Başkanı Özgür Özel, SÖZCÜ TV’de 'Liderler Özel' programına konuk oldu. SÖZCÜ TV Genel Müdürü Güney Öztürk, SÖZCÜ TV Genel Yayın Yönetmeni İpek Özbey ve SÖZCÜ TV Ankara Temsilcisi Aslı Kurtuluş Mutlu'nun soruları yanıtlayan Özel, gündeme ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulunuyor. Partisinin anketlerdeki son oy oranına ilişkin açıklamalarda bulunan Özel "Bizim ölçme-değerlendirme sistemimiz, kim kimi arıyor bilmeden, yerel yönetim karnemizi çıkaran şirketlerden gelen aylık raporlara dayanıyor. Bu raporlarda kararsız seçmen dağıtılmadan CHP yüzde 34 ile 35 civarında görünüyor. Kararsızlar biraz zorlanarak dağıtıldığında Tayyip Bey’in “Belediyeleri silkeleyin” dediği gibi “Bu pazar seçim olsa oy verir misin?” diye soruluyor. “Veririm” diyenlere “Kime verirsin?” diye zorlanıyor. Orada yüzde 39–41 bandındayız." dedi.

Özel'in, Sözcü TV’ye yaptığı açıklamalardan öne çıkan ifadeler şöyle:
- Gerçekten 2023 yılı, en büyük üzüntünün yaşandığı yıldı: 14 ve 28 Mayıs seçimleri. Sonra 5 Kasım kurultayımızla birlikte bir umudun yılı oldu. 2024 ise bir başarı, bir zafer yılıydı. Partinin 47 yıl sonra birinci parti olmasıyla, Türkiye nüfusunun yüzde 65’ine hizmet edecek belediye başkanlarımızın göreve gelmesiyle..
- 2025 yılına büyük umutlarla girmiştik açıkçası. Umudumuzu yükseltecek çok şey de vardı. Yıl sonunda anket çalışması yapmıştık; Kasım–Aralık aylarında, anketle ölçülebilecek boyuttaki bütün belediyelere baktırdık. Toplamda belediye başkanlığından memnuniyet oranımızı yüzde 59 bulduk. AK Parti de kendi belediyeleri için yüzde 61 bulmuştu zaten.
- Zaten ne olduysa galiba ondan sonra oldu. Bir karar verdiler ve dediler ki: “Bunlar iktidara yürüyor.” Hem de bizim yürüdüğümüz gibi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden iktidara bir yürüyüş var. Belediye başkanlığının başarısıyla var. Kaldı ki geçmişte onların belediye başkanlıklarından iktidara yürüyüşleri, bizim kazandığımız belediyelere bakınca çok daha sınırlıydı. Bizim belediyelerde ise sadece bir Ekrem İmamoğlu yok; Mersin’i, Adana’sı, Antalya’sı var, Türkiye’nin dört bir yanı var. Bir de AK Parti’nin kendileri açısından kaybetmeyi hayal dahi edemedikleri il ve ilçeleri aldık. Bu onları çok rahatsız etmiş olmalı.
- Zaten 2025 yılı bir saldırıyla başladı. Akın Gürlek’in İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’na atanması, Esenyurt’a kayyum atanması, Beşiktaş operasyonu… Böyle başladı ve bir mücadelenin içine girdik. Ocak ayında, bizi de rahatsız eden bir dizi saldırı oldu. Yirmi yıl öncesinden Ekrem Başkan’ın daire sattığı insanlara “Açıktan para verdin mi?” diye sorarak başladılar.
- Biz de bütün kurullarımızı peşi sıra topladık ve Ocak ayının sonlarında dedik ki: “Madem öyle, biz de Cumhurbaşkanı adayımızı erken belirleyelim. Hem Türkiye erken seçim gündemine girsin hem de biz adayımızı belirleyelim ve yürüyelim.”
- Biz ön seçim kararı aldık. Onlar da kararlarını aldılar. Ön seçimin yapılacağı günün bir gün öncesinde diploma iptali geldi. O günün sabahında, şafak vakti Ekrem Başkan’ın evine binlerce polisle geldiler. Sonra bizim ön seçim günümüzde, dört gün boyunca adeta mafya işleri gibi… Mafyada böyle manalı mesajlar olur ya; ön seçimden dört gün önce gözaltına alıyor, dört gün tutuyor. Biz sandık koyduğumuz gün, onu Silivri’ye koyuyorlar. Sandıklar açılırken Silivri’nin kapıları kapanıyor.
- Evet. Bakın, sona geleyim. Mesela dava ne zaman? 9 Mart. 9 Mart ne gün? Recep Tayyip Erdoğan’ın Siirt’ten milletvekili seçilip Başbakanlığa gittiği gün. Yani işleri güçleri rakamla, günle, bilinçaltına mesaj vermek, ayar vermek. İtalyan mafyasının sembolik mesajlarını kendine benimsemiş, çakma mafya yöntemleriyle memleketi yönetiyorlar. Hakikaten olacak iş değil.
- Ekrem Başkan’ı o gün tutukladılar ama aynı gün 15,5 milyon insan sandık başına gitti ve çok önemli bir iş yaptı. Biz Şubat ayı boyunca 1 milyon 300–400 bin civarındaki üyelerimize çağrı yapmıştık: “Gelin, kaydolun, oy kullanın; gel, seç, tarihe geç” demiştik. Son dört günde de üyelerimize “Haberdar edin, teşvik edin, sandığa kadar eşlik edin” diyerek muazzam bir kampanyaya dönüştü bu iş.
- 23 Mart günü 15,5 milyon insan Cumhurbaşkanı adayını belirledi. Bunu şu açıdan çok önemsiyorum: Bugün fark edilmiyor olabilir ama ileride Türkiye’de cumhurbaşkanı adayları ya da yeniden parlamenter sisteme dönüldüğünde başbakan adayları, parti genel başkanları belirlenirken artık kolay kolay geri dönülemeyecek bir eşiğe geldik.
- Sandık önemli, ön seçim önemli ama artık milletin önüne konuyor. Bu cumhurbaşkanlığı sistemi devam etsin; biz artık cumhurbaşkanı adayımızı milletin belirlemesinden geri dönemeyiz. Rakiplerimiz de bunun gerisinde kalamaz. Bakmayın şimdi; bir tarafta Tayyip Erdoğan var, doğal aday. Ama bu, Türkiye demokrasisinin bir kazanımıdır.
- Halk yoklamasını biz yıllar önce tüzüğümüze yazdığımızda, bu çok ileri bir adımdı. Nasıl olacak biz de bilmiyorduk. Ama dünyada halk yoklamaları varmış; bir gün biz de yaparız diye yazmıştık. 19 Mart günü karar verdik, 23 Mart günü halk yoklaması yaptık.
'ÖNCE FERDİ, ARDINDAN GÜLŞAH'IMIZ GİTTİ'
- Ferdi Zeyrek benim çocukluk arkadaşım. Çocukluğumuzdan beri bizimle birlikte olan Gülşah da, Manisa’da bizim doğduğumuz, Ferdi’nin de benim de doğduğu Şehzadeler ilçemizin belediye başkanı seçilmişti. Seçimden üç ay sonra kitle tedavisi, ameliyat, tedavi derken bir daha nüksetti. Ferdi o gün çok tasalıydı: “Abi, bugün durumu kötü; nüksetti, sakın fena bir şey olmasın” diyordu. Derken önce Ferdi gitti. Ardından Gülşah’ımız gitti.
- Güney Temiz, Manisa’da daire başkanımızdı. O da dört-beş yaşındaki kızını bize emanet edip gitti. Partimizin yıllardır yükünü çeken, çiçeklerimizi aldığımız, aylarca yıllarca çiçek-çelenk parası bekleyen Dilek Hanım var. Onun da tek evladı hayata gözlerini yumdu. Yani büyük acılar. Acılar. 2026’ya girdik. Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin Alaşehir’deki koordinatörünü de yine kalp krizinden kaybettik. Bu ölümler hepimizi kahretti. Tabii bu arada Altan abiyi de hatırlamak lazım. Çok sayıda partilimiz, önceki il başkanımız, milletvekilimiz… Hangisini saysam, hep böyle acılarla dolu bir yıl oldu.
- İpek’e zaman ayırma meselesi var. İpek 2001 yılında doğdu. Ben 2007 yılında Ankara’ya geldim. O günden beri zaten Türkiye’ye zarar verilmesine karşı bir mücadelemiz var. Sağ olsun, İpek çok olgun bir çocuk. Anneye, babaya, aileye karşı çok anlayışlı. Ayda bir gün yetişebilirsek yetişiyoruz, fırsat buldukça görüşüyoruz.
- Bir yandan bu yaşanan üzüntüleri göğüslemek, bunlara dayanabilmek var; bir yandan da büyük bir mücadele gerekiyor. Şimdiye kadar 78–79 miting yaptık, meydanlarda eylemler gerçekleştirdik. Koşturuyoruz, uğraşıyoruz. Artık bu iş bir siyasi rekabetten, siyasi mücadeleden çok bir varlık-yokluk meselesine döndü hepimiz açısından. Her şeyin göze alındığı, yasımızı tutmayı bile neredeyse ertelediğimiz, içimize gömdüğümüz bir sürece dönüştü.
'ALTILI MASA GEÇTİ, ORAYA DÖNME NİYETİM YOK'
- Birincisi, Altılı Masa meselesi çok iyi niyetle ortaya çıkan, yola çıkan ama son evresinde parti içinde de tartıştığımız; elbette itirazlarımızı, öz eleştirimizi ve eleştirilerimizi yaptığımız ama bunları 4–5 Kasım Kurultayı’nda bıraktığımız bir süreçtir. Zaten o kurultayda bu işi eleştirenler de savunanlar da vardı; o günün gündemiydi ve bitti. Şimdi oralara dönmeye vaktim yok.
- Ama yapı zaten şöyle bir yapıydı: Ben CNN Türk’te canlı yayına katılmışım, referandum öncesi bana soruyorlar “Bu nasıl bir sistem getirir?” İktidar partisi diyor ki “iki partili sisteme dönecek.” Ben de diyorum ki: Bu sistem iki partili yapıya döner ama yüzü ikiye bölünce elli elli olur; geride kalan için ittifak ihtiyacı doğar, kimse kendini garanti görmez. Bu da bazı partileri güçlendirir ama bazı partileri de vazgeçilmez, kilit partiler hâline getirir. Şirin Payzın’ın programında söylüyorum bunu. Kendisi de hatırlattı bana zaten. “Siz böyle demiştiniz” dedi.
- Geldiğimiz noktada sistemin kendisinin sorunlu ve arızalı olduğunu görmek lazım. İlk uygulandığında yüzde 10 olan seçim barajı şimdi yüzde 7. %7’nin altındaysan yoksun ama seçilmek için %51 gerekiyor. Bu, hem seçmen davranışı açısından hem de siyasi partilerin yönetimi açısından oldukça zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.
- Biz nerede ayrıldık, nerede uyarı yaptık, nerede haklı çıktık, nerede öz eleştiriye muhtacız; bunları konuştuk. Gelecek seçimler açısından şunu söylüyorum: İlk baştan bütün liderleri ziyaret ettiğimde de söyledim. Bazı seçimleri kazanırsınız, “iyi bir yöntem, devam edelim” dersiniz. Bazı seçimleri kaybedersiniz, “yanlış yaptık, terk edelim” dersiniz. Bu son seçim, doğruların ve yanlışların birlikte yapıldığı bir seçimdi. Doğruları devam ettirmek, yanlışlardan uzak durmak lazım.
- En büyük yanlışlardan biri şuydu: “Koalisyonlar dönemi sona erecek” denildi. Oysa ben şunu söyledim: Koalisyonlar eskiden seçimden sonra konuşulurdu, şimdi seçimden önce konuşulacak. Tam da öyle oldu. Bir seçim bitti, ertesi gün bir sonraki seçimin ittifakı konuşulmaya başlandı: Altılı Masa.
- Bu yapı şöyleydi: Önce dört partiydi, sonra altı oldu. Altı koşucuyu belinden zincirle bağlayıp “hadi koşun” diyorsunuz. Herkes birbirine hem destek hem engel oluyor. İyi niyet var ama fiiliyatta biri bir açıklama yapsa öbürünü zorluyor. Ayda bir liderlerin oturup sürekli yönetim sistemini tartıştığı bir yapı ortaya çıktı.
- Oysa 2300–2400 maddelik bir mutabakat vardı. Ama akılda kalan tek şey “güçlendirilmiş parlamenter sistem” oldu. Anadolu’ya gidiyorsunuz, vatandaş diyor ki “karnım aç”, siz diyorsunuz “parlamenter sistem.” İnsanların aklında “Bu altı lider seçimden sonra ülkeyi nasıl yönetecek?” sorusu büyüdü ve meşru bir kaygıya dönüştü.
- Bugün geldiğimiz noktada hiçbir siyasi lider “yeniden Altılı Masa kuralım” demiyor. Herkesin kendi kulvarında, kendi gücü nispetinde koşması; kendini halka anlatması gerekiyor. İttifak ihtiyacı olursa, makul bir zamanda, seçim sathına girildiğinde konuşulur.Ama partilerin birbirinin listelerinden seçime girmesi ve sonrasında yaşananlar bambaşka bir şey. Şunu çok net söyleyeyim: Dün yaşanan olay kabul edilemez.
- Bir ittifak vardı, birlikte ülkeyi yöneteceğiz diye seçmenden oy alındı. İttifak içindeki geçişlere bir şey demem. Ama Eskişehir’de AK Parti’ye ağzına geleni söyleyerek seçilen bir milletvekili, seçimden hemen sonra AK Parti’ye gidiyor. 80 bin AK Parti karşıtı oyu alıp AK Parti’ye götürüyor ve AK Parti de onu Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkan adayı yapıyor. Bu, seçmenle alay etmektir. Şunu da düzeltelim: “Daha kaç CHP’li” deniyor ama AK Parti’ye katılanların büyük kısmı CHP’li değil. CHP listesinden seçilen Gelecek Partili ve DEVA Partili arkadaşlar. CHP’den seçilip giden bir kişi var; o da Mersin milletvekili.
- Aday olduğunda Mersin ayağa kalkmış, arkadaşlarımız itiraz etmiş, uyarılar yapılmış. Disiplin süreçleri işletilmiş ama affedilmiş. En sonunda yandaş kanallara çıkıp “beni partiden atamazsın” noktasına gelmiş. Meğer niyeti baştan belliymiş. AK Parti’nin transfer kampanyası var: Gelen milletvekiline bir dönem garanti. Bu arkadaş da CHP’de ya da Mersin’de bir daha seçilme ihtimali olmadığı için bundan yararlanmış.
- Şunu açık söyleyeyim: CHP’nin genlerinden gelen, gerçekten CHP’li olup da AK Parti’ye giden bir milletvekilimiz yok. Allah göstermesin, olursa o ızdıraba zor dayanırız.
- Transferlerden sonra bizimle temasa geçen olmadı. Ama o görüşmelerle ilgili bir açıklık da kazandı. Yeni Yol Grubu’yla Gelecek Grubu arasında bir görüşme olduğu, hepsinin birden büyük bir parti çatısı altında birleşmeye yönelik hazırlıkları olduğuna dair bilgiler var. Onu kastediyor olabilirler. Bizimle temas yok.
- Bizim durumumuz şuydu: Allah rahmet eylesin, Hasan Bitmez vekilimiz kürsüde hayatını kaybedince grup düştü. Daha cenaze kalkmadan grubun düşmesi… Buna gönlümüz razı gelmedi. Birkaç aylığına Ali Fazıl Kasap’ı verdik. O birkaç ay, bir yılı buldu, sonra geri döndü.- Bunu, o grubun Meclis’te söz hakları engellenmesin diye yaptık. Şu anda Meclis aritmetiğinde zaten 20 milletvekilleri var. Ayrıca partilerin bağımsızda duran ya da kendi bünyelerinde bulunan milletvekilleri de var. Takip edebildiğim kadarıyla buradan çözümler bulunacaktır. Yeniden böyle bir ihtiyaç olursa değerlendiririz. Bu konularda Cumhuriyet Halk Partisi hiç sınıfta kalmamıştır.
- Seçmen meselesi ise şöyle… Bu, yasal düzenlemeyle çözülebilecek bir konu değil. Her yasal düzenlemenin bir hilesi, bir arkadan dolanma yolu olur. Bu, bir anlayış meselesidir. “Ben ne diyerek oy aldım, şimdi neredeyim? Seçmenin oyunu buraya taşırken ona ihanet etmiş olur muyum?” Meselenin özü budur. Herkes bunu kendi vicdanında değerlendirecek.
- Ama şunu söyleyeyim: Siyasi tarihimiz, yakın tarihten onlarca örnekle dolu. Ekrem İmamoğlu 13 bin 600 farkla kazandı, mazbatası iptal edildi. 45 gün sonra fark 806 bine çıktı. Bu hangi kampanyayla açıklanabilir? Ben sahada şunu gördüm: Hacı amca diyor ki, “Ömrüm boyunca size oy vermedim, bir daha da vermem ama bir seferlik Ekrem’e vereceğim.” Neden? “Hak geçti evladım” diyor. Fatih’te bir bakkal… Bu örnekleri o 45–50 günlük süreçte hepimiz defalarca yaşadık.
- Bu millet çok farklıdır. En az endişe ettiğim şey sandığın ortadan kaldırılmasıdır. Türkiye’de böyle bir ihtimal yok. Bu millet her şeye katlanır ama Atatürk’ten emanet Cumhuriyet’in en büyük kazanımı olan sandığı bırakmaz. 15 Temmuz gecesi de bırakmadı. Kenan Evren yüzde 93 oyla seçildi ama işaret ettiği kişiyi değil, Turgut Özal’ı seçtiler. Tahakküme boyun eğmez bu millet. Tayyip Erdoğan’a ne kadar oy verdilerse, seçimi iptal ettirdiğinde de o kadar sert bir ders verdiler.
- 31 Mart’ta devletle millet karşı karşıya geldi ve millet kazandı. TRT iktidarın televizyonu oldu, Anadolu Ajansı bir ittifakın ajansı oldu. Bize bir dakika, onlara bin beş yüz dakika… Uzman çavuşları başka ilçelerde oy kullandırıp geri getirdiler. Millet bütün bunları gördü ve “Bunlara ders vermek lazım” dedi.
'AYDIN'DAKİ ANKETİ HAYATIMDA GÖRMEDİM'
- Aydın’da gördüğüm anketi hayatımda görmedim. Keşke bir sandık gelse. Dün Erdoğan’a da teklif ettim: Aydın’da, İstanbul’da belediye meclis çoğunluğu oyunlarıyla alınan yerlerde sandığı koyalım. Kazandığım seçimi tartışmaya açıyorum. Cesaretleri varsa gelsinler.
- Aydın’da CHP’nin oyu yüzde 70’e yakın görünüyor. Adayın ismini X koyun fark etmiyor. Geçen seçim AK Parti’ye oy vermiş seçmen, “Bu seçim CHP’ye oy vereceğim” diyor. Bu, çok güçlü bir reaksiyon. Millet kendisini kandıranı ilk fırsatta defterinden siliyor. Bu kadar net.
- Ülkenin normalleşmesi şudur: Manisa’nın Hacerler Köyü’nde CHP’nin mahalle temsilcisiyle AK Parti’nin mahalle temsilcisi düğünü de birlikte yapar, cenazeyi de birlikte kaldırır. Ama Ankara’da Anıtkabir’de liderler el sıkışmıyor. Şehit cenazesinde el sıkışmıyor. Bu normal mi?
- Bayramda küsler barışır. Ama siyasi partiler birbirleriyle bayramlaşmıyor. Bu normal değil. CHP, bütün partilerle bayramlaşan tek partiydi. Normali budur. Bugün 18 bin 900 lira emekli maaşı alıyor herkes. CHP’liye de AK Parti’liye de aynı. Normali, emeklinin kendisini ezen iktidara oy vermemesidir. Ama seçmene sürekli şu mesaj veriliyor: “Açsın, yoksulsun ama bayrak, ezan, vatan tehlikede.”
- Oysa bizim bayrakla, ezanla sorunumuz yok. Sorunumuz açlıkla. Emeklilerle, asgari ücretlilerle, işçilerle. Ben sosyal demokrat bir partinin genel başkanıyım. Zengin düşmanı değilim. Daha çok kazansınlar ama adil vergi versinler. Verginin yüzde 88’ini yoksullar, yüzde 11’ini zenginler vermesin. Benim derdim emekliler, işçiler, gençler. Gençlerin bu ülkede hayal kurabilmesi. Kimlikler üzerinden siyaset yapmak anormaldir. Palavralarla seçmeni kandırmak anormaldir.
- Biz iyi diyalogdan yanayız ama Tayyip Erdoğan bunu istemiyor. İlk bayram aradık, ziyaret ettik. İkinci bayram da aradık. Ama balta çekti. Balta çeken adama kafamızı uzatmayız. Yok. Ben seçildiğimde aramadı ama ben birinci parti olunca aramak bana düştü dedim. Son derece onurlu, birinci partiye yakışır bir süreç yürüttük. Bu sürecin CHP’ye yaradığını görünce balta çekti.
- Bizim derdimiz Tayyip Erdoğan’la kavga etmek değil, AK Parti ve MHP seçmenine ulaşmak. Bunun için Erdoğan engelini aşmak lazım. Bunun yolu Cumhurbaşkanlığı aday ofisi, politika kurulları, gölge bakanlık, pozitif gündem ve 2 milyon üyeyi harekete geçirmekten geçiyor.
- Ben tek başıma ulaşamam ama 2 milyon CHP üyesi, 15,5 milyon Ekrem İmamoğlu’na imza atan herkes komşusuna, kardeşine, gelinine, damadına ulaşabilir. AK Partililer uzaydan gelmiyor; bu milletin evlatları. Bu ızdırabın sona ermesi için herkesi sürece dahil etmemiz lazım.
- Bir anket firmasının sahibi olan değerli bir üstat anlatıyor. Türkiye’de “Telefonların dinlendiğini düşünüyor musunuz?” diye soruyorlar; yüzde 65 “evet” diyor. “Sizin telefonunuz dinleniyor mu?” diye sorulduğunda ise yüzde 75 “evet” cevabı veriyor. Çiçi’ye de soruyorlar: “Ne iş yapıyorsun?” Poğaça satıyormuş, seyyar satıcı. Adam poğaça satıyor ama telefonu dinlendiğini düşünüyor.
- Şimdi bu anketler telefonla yapılıyor. İnsanlar bu anketlere cevap verirken bazı riskleri göze alıyor. “Hadi gelsinler de götürsünler” diyen var ama bir de canından çok sevdiği torunu olanlar var. Torunu iki sene sonra mülakata girecek, polis olmak istiyor; öğretmen ataması var, başka beklentiler var. O yüzden o katı görünen yüzde 25–28’lik kesim gevşer mi, gevşemez mi bilmiyoruz.
- AK Parti de yıllarca bu yüzde 25’i anlamakta zorlandı. Belki de Allah bize nasip edecek, yıllarca iktidar olacağız ve bu sefer biz diyeceğiz ki “Bu AK Parti’nin her şeye rağmen duran yüzde 20’si nasıl duruyor?” Bunu da bilmiyoruz. Çünkü belki de o yüzde 20’nin bizim bertaraf edemediğimiz, anlayamadığımız başka kaygıları var. Asıl görülmesi gereken mesele bu; seçmeni anlama meselesi. Ama bunun için bir genel seçim yaşamak lazım.
- Ben şunu biliyorum: Seçmenin gerçek duygusu ve tercihi, anketlerden çok sandığa yansıyor. Yerel seçimde bunu çok net gördük. Mesela Manisa’yı alıyoruz diyordum. “Nasıl alacağız?” diyorlardı. “Yüzde 45” diyordum, yüzde 60’la aldık. Denizli’yi alacağız diyorduk, yüzde 42 gözüküyordu. Nuri Başkan bana diyordu ki: “Başkanım sen yüzde 42 ölçmüşsün ama bana Denizli’nin yüzde 55-60’ı oy verecek gibi geliyor.” Aklı çıkmıştı. O yüzden anketlerin yanılma payı olabileceğini görmek lazım. Ama dediğiniz gibi katı bir kitle varsa, onların da bu duygusunun ne olduğunu doğru analiz etmek gerekiyor.
ÖZEL SON ANKET SONUÇLARINI AÇIKLADI
- “Bugün CHP’nin oyu ne kadar?” diye sorarsak, üç tip araştırma var. AK Parti’ye yakın olan ya da CHP’ye mesafeli olan araştırmalarda CHP’nin birinci parti olduğu kabul ediliyor ama fark 1,5–2 puan gösteriliyor. Ortada duran şirketlerde bu fark 3,5–4 puan. Bir de bizim yerel seçimlerde birlikte çalıştığımız bir sistem var.
- Partide bir ölçme-değerlendirme birimimiz var. Piyasadaki bütün ciddi şirketlere bir çağrı metni gönderilmiş. Televizyonculuk ve reklamcılık mantığıyla önce brief verilmiş, sonra teklif alınmış. Önce sekiz firmayla çalışılmış, şartnameyi karşılayamayanlar elenmiş ve altı firmayla devam edilmiş. Şu anda bildiğim kadarıyla sekiz firmayla çalışılıyor.
- Bizim ölçme-değerlendirme sistemimiz, kim kimi arıyor bilmeden, yerel yönetim karnemizi çıkaran şirketlerden gelen aylık raporlara dayanıyor. Bu raporlarda kararsız seçmen dağıtılmadan CHP yüzde 34 ile 35 civarında görünüyor. Kararsızlar biraz zorlanarak dağıtıldığında Tayyip Bey’in “Belediyeleri silkeleyin” dediği gibi “Bu pazar seçim olsa oy verir misin?” diye soruluyor. “Veririm” diyenlere “Kime verirsin?” diye zorlanıyor. Orada yüzde 39–41 bandındayız.
- Ben yerel seçim pratiğimle bunu görüyorum ve diyorum ki: Bugün sandık konsa Cumhuriyet Halk Partisi yüzde 40 ile 43 arasında bir oy alır. Ayrıca şunu da söyleyeyim; Türkiye’deki bütün anketlerin ortalamasına baktığınızda, son 25 yılın ortalamasında CHP, AK Parti’nin yaklaşık 3,5–4 puan önünde görünüyor.
- “Açılım süreci iktidara yaradı mı?” sorusuna gelince: İktidara belirgin bir yarar ya da zarar getirdiğini gözlemlemiyoruz. Milliyetçi Hareket Partisi’nin başta bir kaybı vardı, bu oylar AK Parti’ye geçmişti. AK Parti pozisyonunu netleştirdikten sonra bu oyların bir kısmı geri döndü, bir kısmı da başka yerlere gitti. İktidar bloğunda genel bir erime var, bu süreç devam ediyor ama bunu doğrudan açılım sürecine bağlayacak net bir ölçüm yok. Bazı partilerde dönemsel çıkışlar, bazı dönemsel düşüşler oldu ama açılım sürecinin tek başına böyle bir sonuç yarattığını söylemek zor.
'EMEKLİ YAŞAMA SEVİNCİNİ KAYBETTİ'
- Başta emekliler ve asgari ücretliler olmak üzere geçim sıkıntısının uzun uzun konuşulduğu mitingler oldu. Son 3 Ocak günü, -3 derecede Çankırı’daki mitingi gibi.
- Şu kadarını söyleyeyim: 2009 yılından beri otobüsün üstünden konuşuyorum. Ben otobüsün üstünden bu kadar öfkeli göz bebeklerini ilk kez görüyorum. Yani öfke var ve dindirilemez bir öfke var. O yüzden de geçtiğimiz hafta grupta da, bu hafta da açık açık söyledim: Büyük bir sosyal patlamanın eşiğindeyiz.
- Bu insanlara, bu hak gördüğünüz 18 bin 975 lira emekli maaşı… Şimdi söyleyince herkes kendi hesabını yapıyor. Çok kısaca, her şeyi bir yana bırakın İpek Hanım. AK Parti geldiğinde emekli maaşı bir buçuk asgari ücretti. Bugün AK Parti’nin beğenmediğimiz, protesto ettiğimiz, sefalet ücreti dediğimiz asgari ücret 28 bin lira.
- Hiç ellemese, bir buçuk asgari ücret yapsa bugün emekli 42 bin lira alacak. Ve sen 19 bin lira, 18.975 lira para veriyorsun. Şimdi 42 bin liralık bir hayat standardından ki o da yetmez, bize göre 39 bin lira asgari ücret demiştik. Demek ki emekliye o hesapla 56 bin lira.
- Şimdi 56 bin lira… CHP’nin hak gördüğü, partinin geldiği günkü skalayı değiştirmezse, bir buçuk asgari ücretle bugün 42 bin lira vermesi gereken emekli, 19 bin liraya sürünüyor şu anda.
-Toplumun yüzde 60'ı İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne yapılan operasyonun siyasi olduğunu, Erdoğan'ın siyasi geleceği için yapıldığını düşünüyor. Bunun için 'sadece İBB'ye yapmıyoruz, topçuya da yapıyoruz, popçuya da yapıyoruz' diye paçal yapıyorlar. Millet, bunu yutmuyor. Bu suçlarla mücadele edilmeli. Kiminle uğraşıyor? Torbacıyla, kullanıcıyla uğraşıyor. Türkiye'nin baronu kim? Escobarları kim? Bu işler böyle olmaz. Türkiye'de adalete güven yüzde 18'e indiğinde senin yaptığın operasyonda hele hele ucuz işlere karışıyorsan sana kimse güvenmez. Burada bir algı operasyonu var. Dünya kadar görevi ihmal suçu var. Dağ gibi büyüyen borçlar karşısında ya piyango çıkacak, ya miras kalacak. Hiçbirisi yoksulluktan, geçim zorluğundan bağımsız değil. Sanal kumar da öyle, şans oyunları da öyle.
- Anayasaya uymayanlarla anayasa yapmayacağımızı, hükümetin birinci vazifesinin AYM ve AİHM kararlarına uymak olduğunu, kaldı ki anayasa değişikliği dediğiniz mesele, bugünden yarına askere adam topluyormuş gibi milletvekili toplayarak yapılabilecek bir iş de değil. AK Parti'nin sayısı belli, toplamları 330. Kolay olmaz. Anayasa dediğin toplum sözleşmesi. Toplum sözleşmesini toplumun vicdanına ve rızasına rağmen değiştiremezsiniz. Bu ekonomik programla ne bir istikrar, ne bir rahatlama... Gelir adaletsizliğini çözmeyen, vergide adalet getirmeyen bir bütçenin başarılı olması mümkün değil. Bu şartlar altında bunların seçime gitmesi mümkün değil. Varıp da bir erken seçime Erdoğan'ın gideceğini normal şartlarda görmüyorum. Ama biliyorsunuz ki erken seçimin tarihini siyasetçiler konuşur, millet kararlaştırır. Millet erken seçim isterse bunun karşısında kimse duramaz. Öyle bir noktaya gelinir ki erken seçimden başka bir çare kalmayabilir. Siyasi denklemler bir erken seçim üretebilir. En önemlisi millet, bıçak kemikteyken sandığı isterse, hiçbir kuvvet milletten sandığı kaçıramaz.
'İMAMOĞLU'NUN ADAYLIĞINA MİLLET RAZI OLMUŞ'
- Bilal Erdoğan’ı bir seçimde rakip olarak görmek “isteriz” desek ayrı bir şey, “istemeyiz” desek ayrı bir şey. Biz adayımızı belli ettik: Ben bir partinin genel başkanıyım ve Türkiye’de bir genel başkanın aday olma imkanı vardır. Yani “adayım” dediğimde bu doğal adaylıktır.
- Sayın Babacan mesela geçtiğimiz yıllarda böyle bir şey söylemişti. Yeniden Refah Partisi’nin genel başkanı aday olmak istediğini söylüyor. Anahtar Parti’nin Sayın Genel Başkanı cumhurbaşkanı adayı olabileceğini, olmak istediğini, partisinin aday olacağını söylüyor. Bunların hepsi son derece saygın ve kimsenin tartışmadığı gerçekler.
- Ben aday olabilirdim. “Adayım” desem bir problem yoktu. Ben aday olmayacağımı söyledim. Ben aday da gösterebilirdim. Birlikte bir seçime girmişiz, Türkiye siyasi tarihinde ilk kez çoklu yarışta genel başkan değişmiş. O başarının iki mimarından biri diğerini aday gösterse kimse bir şey demezdi.
- Biz öyle de yapmadık. Adayımızı bütün MYK ile belirleyebilirdik, yapmadık. Meclis grubundan belirleyebilirdik, yapmadık. Herkesin görüşünü alalım dedik. Ön seçim dedik. Mevcut 1 milyon 400 bin üyemiz vardı. Yetinmedik, çağrı yaptık, üyeyi 2 milyona çıkardık. Saldırıya uğradık, dayanışma sandıkları kurduk: 15,5 milyon kişi oy verdi.
-Şimdi durum şu: Bu aday ne benim adayım ne partinin adayıdır. Bu aday milletin adayıdır. 15,5 milyon imzayla aday göstermiş birine bakıyoruz. O yüzden partinin de benim de değil, adayın bile kendini çekmeye bence hakkı yok. Çünkü Ekrem İmamoğlu’nun adaylığı milletin adaylığıdır: Ekrem İmamoğlu’nun adaylığına millet razı olmuş, onu millet aday göstermiştir.
- Karşı tarafta AK Parti’nin adayı tartışılıyor: Evladı mı olacak? Damadı mı olacak? Bakanı mı olacak?
Bakanlardan birbirinin kuyusunu kazan hangisi olacak? Yoksa eski bakanlardan biri mi olacak? Böyle bir tartışma var: Bana bu tartışmayı keyifle izlemek düşer.
- Sayın Erdoğan’a çağrım şudur: Aday mısın? Aday isen çık karşımıza. Aday değilsen, adayını belirle ve çık karşımıza. Biz adayımızla da sandığımızla da hazırız. Bu milletin sorunlarını çözmek için görev bekliyoruz. Görev için de seçim bekliyoruz.
- Trump'la görüşmeden önce oğluyla görüşeceksiniz, 250 Boeing almanın sözünü vereceksiniz. Şirketin vermesi gereken kararı Erdoğan veriyor. Görüşmeden bir gece önce Çin mallarına vergi koyduk, Amerikan mallarından vergi indirdik. İktidarda kalmak için Trump'a istediklerini vermeye kalkıyor. Erdoğan'a söylüyorum, muhalefete itibar suikastı yapmaya benzemez bu işler. Böyle bir ilişki Türkiye açısından riskli bir ilişkidir. Maduro'nun belli konulara açıklık getirmesi durumunda AK Parti'nin taşıdığı riskleri biliyoruz. Erdoğan, milletin takdiriyle birtakım görevler üstlendi, birilerine çok yetki verdi, FETÖ'cüler başımıza musallat oldu. Sonrasında güç zehirlenmesiyle, OHAL şartlarında bir noktaya geldi. Ama her işin bir kararı var. Erdoğan'ın bu işin sonuna geldiğini kabul etmesi ve Türkiye'de bir iktidar değişimi noktasında serbest seçimlere daha fazla direnmemesi lazım. Erdoğan'ın bugün Trump'la kurduğu ilişkinin kendisi de, Venezuela bagajı da, Rusya ile kurduğu ilişkinin kendisi de Türkiye açısından taşınması güç bir bagaj haline gelmiştir
- İlk yapılacak iş de inşallah birazcık bu ülkenin insanlarının birbirine sıkı sıkıya sarıldığı bir bayramlaşma, kucaklaşma, helalleşme, iyi günde kötü günde birlikte olan, Milli Takım kazanınca birlikte sevinenler, düğünü de cenazeyi de birlikte yapacak kardeşim. Öyle düşman kamplarına ayrılmış bir ülke görüntüsüne son vermek lazım. En büyük arzum da şudur; ülkeyi yöneten partinin Genel Başkanı olarak ve seçimleri kazanmış partinin Genel Başkanı olarak, o gün siyasi muhataplarımız kimse genel merkeze gelirken, ’Çek kardeşim bakalım Milliyetçi Hareket Partisi‘ne bir sabah kahvesini genel başkanla içelim.’ Veya arayıp da ‘Adalet ve Kalkınma Partisi’nin genel başkanı müsaitse bir çayını içmeye geliyorum’ diyerek, iktidar sorumluluğunda muhalefete kucak açan, alan açan, muhalefeti düşman görmeyen, hor görmeyen, hele hele seçmenini hiç ötekileştirmeyen, şeytanlaştırmayan bir yönetim anlayışının sahibi olmak lazım. Bu ülkede yaşayan insanlar Anadolu’da yaşayan, Trakya’da yaşayan insanlar komşusunu düşman görmüyor. Komşunun partisini de düşman görmüyor. Görmemeli, görmemelidir. ‘İç cepheyi kuvvetlendirmek’ dediğim meselenin kendisi budur. Biraz önce söyledim, bir siyasi partiyiz. Siyasi parti olduğumuz için birbirimizden ayrıyız ama partiyiz. Düşman değiliz. Düşman olsak Cumhuriyet Halk Ordusuyla Adalet ve Kalkınma Ordusu olur savaşırdık. Partiler rekabet ederler ve toplumun farklı kesimlerini temsil ederler. Onlar için siyasi mücadele ederler. Ama birbirlerini yok etmeye çalışmazlar. Daha iyi yönetmeye çalışırlar. Biz böyle bir fikrin insanlarıyız. Böyle bir fikrin partisiyiz. Bunun egemen olduğu, bunun yerleşmiş olduğu yarınlara ülkemizi taşımak isteriz
- Son mesajım şu; ‘Nasıl olacak bu işler?’ deyip enseyi karartanlara, morali bozanlara şu kadarını söyleyeceğim: Sen bu cümleyi kurmak yerine, çağrıldığın yere gidersen, işte tepkiliysen, birileri bir yerde tepkiliyse; emekliysen ve emekliler hak arıyorsa emeklilerin yanına. İşçiysen, işçiler hak arıyorsa oraya. Bu gidişattan rahatsız olan bir muhalif seçmensen, İstanbul'daki mitinglerimize, Anadolu'daki mitinglerimize, çağrıldığın yere koşarsan, o mücadeleye omuz verirsen karşında hiçbir güç duramaz ve senin değişsin istediğin şey tekrar değişir. Benim tek sitemim pijamayla evden bizi izleyenlere, pijamalılara. O pijama çıkarılacak, o pantolon giyilecek, ayakkabı giyilecek, sokağa çıkılacak. Bu eylem her şeyi çözecek. Evde oturmakla çözülmüyor, sessiz kalmakla çözülmüyor, susmakla çözülmüyor. Sen sustuğun zaman, başka birisi yerine konuşuyor, senin hakkını da başkaları alıyor. ‘Ben haksızlığa uğradım’ diyenin, hakkını arayacağı yer, demokratik, barışçıl yollarla sokaktır, meydandır, eylemdir. Gün o gündür. Herkes tüm mücadelelere, karınca kararınca katkı verecek güçtedir. Bunu yapmak için kimse elini korkak alıştırmasın. Bunu yapıp elini taşın altına koyarsan, kimse senin elini ezemez. Ama sen elini sakınırsan, o taşı getirir, eline de vururlar, başına da vururlar. O yüzden, herkesi sorumluluk almaya, mücadelede pay almaya davet ediyorum. Önümüzde hep birlikte yürüteceğimiz, dünya siyasi tarihinin en büyük seçim kampanyasını ki şu an 295’inci günündeyiz. Herhalde bininci gününe kadar sürme ihtimali de var. Bu uzun soluklu koşuya, omuz vermeye, gelip birlikte koşmaya davet ediyoruz. Sorumluluk almaya davet ediyoruz.
- Biz hepimiz Alperen'i destekliyoruz. Ben sözümüze değer veren herkesi, bizi sevsin - sevmesin, aynı partiden olsun - olmasın tüm vatandaşlarımızı Alperen kardeşimize oy kullanmaya, destek olmaya ve onu NBA'in en değerli basketbolcuları arasına sokmaya, basketbolcusu yapmak için, oy kullanmaya davet ediyorum.