“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsü... Hem akıl çağıydı, hem de aptallık çağı... Hem inanç dönemiydi, hem inançsızlık dönemi. Işık mevsimiydi aynı anda karanlık mevsimi... Umut baharıydı, umutsuzluk kışıydı... Hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da cehenneme... ” Charles Dickens, dünya edebiyatının başyapıtlarından İki Şehrin Hikâyesi romanına bu sarsıcı satırlarla başlar. Ardından bizi yaklaşan Fransız Devrimi’nin işaret fişeği olan, Paris’in yoksul sokaklarındaki o meşhur sahneye götürür: “Sokakta parçalanan bir şarap fıçısı, açlıktan dili damağı kurumuş insancıkların dökülen şarabı içmeye koşması ve sokağın pürüzlü taşlarının kızıla boyanması. O kırmızı renk insanların ellerine, yüzlerine, çıplak ayaklarına bulaşırken, uzun boylu bir adam parmağını çamurlu şarap tortusuna batırarak duvara tek bir kelime yazar: KAN.” Dickens’ın şarabı, yaklaşan Fransız Devrimi’nin sokaklarını haber verir. ★★★ Fransa’nın sokakları bugün yine karışık. Öğrencilerin okul koşullarına itirazıyla başlayan gösterilere sendikalar, emekliler, Sarı Yelekliler katıldı. Dükkanlar yağmalandı, araçlar yakıldı. Peki, Fransa neden bu kadar sık sokağa çıkıyor? Yanıtı için 1789’a gidelim. Çünkü biz o devrimi biraz yanlış biliyoruz. Fransızlar ayaklandı. Bastille Hapishanesi’ni bastı. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” dedi. Demokrasi geldi sanıyoruz! Ama pek öyle olmadı. Devrimden sonra kral üç yıl daha tahtında kaldı. 1792’de cumhuriyet ilan edildi. Ertesi yıl 16. Louis giyotine gönderildi. Halk krallıktan kurtulmuştu. Bu kez devrimciler birbirini öldürmeye başladı. Terör Dönemi adlı verilen ve devrimi izleyen karanlık yıllarda 16 binden fazla insan, (resmi olmayan rakam 30 binden fazla) mahkeme kararıyla idam edildi. Devrimin lideri Robespierre’in de sonu da giyotin oldu. Cumhuriyet, kendi çocuklarının başını yedi. 10 yıllık kaos sonrası Napolyon geldi. 1799’da darbeyle iktidarı aldı. 1804’te taç giyme töreni için Papa’yı Roma’dan getirtti ama törende tacı birden onun elinden alıp kendi kendine başının üstüne koydu. “Tanrı’nın eliyle değil, kılıcımla kazandım bu tacı” mesajı verdi. 15 yıl önce kralı deviren halkın başında yeniden imparator vardı! Napolyon Avrupa’yı savaşlara sürükledi. Sonunda yenildi, 1814’te sürgüne gönderildi. Yerine kim geçti dersiniz? Giyotinle idam edilen kralın öz kardeşi! 18. Louis tahta çıktı. Fransızlar kralı öldürmüş, 21 yıl sonra aynı ailenin başka üyesini yeniden başa getirmişti. Çok sürmedi, Napolyon sürgünden döndü. Kral kaçtı. Napolyon tekrar imparator oldu. Ama 1815’te bu kez Waterloo’da yenildi. Ve kaçan kral yeniden döndü. Koskoca Fransa’da tahtın kapısı, sanki döner kapıydı. 1824’te 18. Louis öldü, yerine bir diğer kardeşi 10. Charles geçti. O da Bourbon Hanedanı soyundandı. Basını susturmaya, muhalefeti baskılamaya ve monarşinin eski gücünü toplamaya kalkınca 1830’da Paris yeniden ayaklandı. Bu kralı da kovdular. Ama yerine cumhuriyet kurmak yerine, gidip başka bir sülaleden yeni bir kral buldular. ★★★ Kral Louis-Philippe başa geldi. Anayasal krallıkta devam edildi. Ama milyonlarca Fransız’ın hâlâ oy hakkı yoktu. Sandık yalnızca soylu, varlıklı erkeklere açıktı. 1848’de halk üçüncü kez devrim yaptı ve İkinci Cumhuriyet ilan edildi. Tarihlerinde ilk kez cumhurbaşkanlarını seçeceklerdi. Peki kimi seçtiler? Napolyon’un yeğenini! 4 yıllığına seçilen Louis-Napolyon Bonaparte amcasının izinden gitti. 1851’de darbe yaptı. Meclisi kapattı, muhalifleri tutuklattı. Victor Hugo’yu 19 yıl sürgüne yolladı. Önce halkın önüne sandığı getirdi. Yaptığı darbeyi onaylattı. 1 yıl sonra yine sandık kurdurtarak kendisini “İmparator” seçtirdi. 1852’de III. Napolyon adıyla tahta oturdu. Sandık vardı. Cumhuriyet yoktu. ★★★ Fransızlar’ın 1789’da başlattığı özgürlük yürüyüşünün kalıcı bir cumhuriyete dönüşmesi tam 90 yıl sürdü. 1870’te kurulan Üçüncü Cumhuriyet bile mecliste sadece ‘1 oy’ farkla kabul edilebildi. Cumhuriyet isteyenler 353 kabul, Krallık isteyenler 352 ret verdi. Demek ki devrim yapmak başka. Cumhuriyeti kurmak başka. Demokrasiyi yaşatmak ise bambaşka...Fransa’nın gerçek anlamda özgürlüğe kavuşması için meydanlarda atılan sloganlardan çok fazlası; nesiller boyu ağır bedeller ödemesi gerekti. İşte bu yüzden, bugün Fransa sokaklarında yanan ateşlere baktığımızda, sadece bugünün ekonomik krizini göremeyiz. O parke taşlarının altında demokrasinin yüzyıl boyunca defalarca düşüp kalkarak kazanıldığını bilen devasa bir toplumsal hafıza yatıyor. Charles Dickens’ın tasvir ettiği o yere saçılan kırmızı şarap, anlaşılan o ki Paris sokaklarında hiçbir zaman kurumadı.