İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 53’ü tutuklu 436 sanığın yargılandığı İBB davasının 101’inci duruşması, Silivri’deki Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu yerleşkesinde İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülüyor.
Saat 11.00 sıralarında başlayan duruşmada, ikinci celsenin 37’nci gününde İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, dört gün süren savunmasını tamamladı.
İmamoğlu, savunmasının sonunda şu ifadeleri kullandı:
“Yerel yönetimlerin demokratik katılımı, şeffaflığı ve hesap verebilirliğini güçlendireceğiz. Üniter devlet anlayışımızı koruyarak; yetkiyi, kaynağı, sorumluluğu vatandaşa en yakın yerde etkinleştireceğiz. Ulus bütünlüğümüzü koruyarak, bu memleketin her beldesini güçlendireceğiz. Şehirlerimizi rantın değil insanın ihtiyaçlarına göre kuracağız. Dayanıklı, güvenli, ferah ve yaşanabilir kentler var edeceğiz. Yurttaşın bir araya gelmesinden, konuşmasından, itiraz etmesinden, gösteri yapmasından, sevinmesinden, yas tutmasından korkmayan, meydanları ortak yaşamın kalbi olan bir Türkiye kuracağız.”
“GÜÇLÜ DEVLET YURT DIŞINDAN İTHAL ETTİĞİ MAKAM ARABALARINI ARKA ARKAYA DİZİP, ÇAKARLARINI YAKARAK OLMAZ”
İmamoğlu, güçlü devlet anlayışını makam araçları üzerinden de eleştirdi. İmamoğlu, “Güçlü devlet budur. Güçlü devlet, yurt dışından ithal ettiğin tanesi 1 milyon dolarlık, 2 milyon dolarlık makam arabalarını arka arkaya dizip, çakarlarını yakarak güçlü devlet olmaz. Bu duruma düştük ey halkım, bu duruma düştük. Güçlü devlet tümüyle fakirleşmiş, yoksullaşmış bir ortamda Sümerbank'ı kurmaktır, Etibank'ı kurmaktır, şeker fabrikalarını kurmaktır 100 yıl önce. Şimdi başka bir şeyini, başka bir formunu, başka bir Cumhuriyet'in formunu bu ülkeye kazandırmak zorundayız, demokrasiyle güçlü” dedi.
“GÜÇLÜ DEVLET YETMEZ, GÜÇLÜ TOPLUM GEREKİR”
İmamoğlu, güçlü devletin yanı sıra güçlü ve huzurlu bir toplum gerektiğini söyledi. İmamoğlu, insanların korktukları için konuşamadığı bir ülkenin huzurlu sayılamayacağını ifade etti ve şöyle devam etti:
“Güçlü devlet yetmez, güçlü toplum gerekir. Huzurlu toplum gerekir, zengin toplum gerekir. Huzur dediğim şey sessizlik değildir. İnsanların korktukları için konuşmadıkları bir ülkeye huzurlu ülke denmez. İnsanların kimliklerini sakladıkları, düşüncelerini söylemekten çekindikleri, örgütlenmekten korktukları, birbirlerine kuşkuyla baktıkları bir toplum huzurlu değildir, olamaz. Huzur güvende olmaktır, güvende. Güvende hissedecek insan kendisini.
Başına bir iş geldiğinde devletinin seni geride bırakmayacağını bilmektir. Bir deprem olduğunda devletin geleceğine güvenmektir, bir yangında, kazada, felakette yalnız kalmayacağını bilmektir. Haksızlığa uğradığında karşısında kim olursa olsun hukukun seni koruyacağına tamamıyla güvenmektir. Kendinden farklı olandan korkmadan yaşamaktır. Güvende olmak budur. Düşüncesini özgürce söyleyebilmektir, inancını da özgürce yaşayabilmektir. Özgürce örgütlenebilmek, hakkını arayabilmek, itiraz edebilmektir.”
“TÜRKİYE KENDİ İÇİNDE KAVGA ETMEKTEN YORULDU”
Türkiye’de toplumsal barışın sağlanması gerektiğini, insanların birbirine güvenmesini isteyen İmamoğlu, şöyle konuştu:
“Huzur, devletine güvenen insanlardan oluşan toplumdur. Bunun kadar önemli olan bir başka güven daha vardır: Birbirimize güvenmek. Birbirimize güvenebilmek. Türkiye kendi içinde kavga etmekten yoruldu, yeter ya! Milleti böyle, böyle parçalaya, parçalaya... Böyle çatık kaşlar, asık suratlar... Yeter ya! 20 yıl, 25 yıl aynı koltuktan insanlara korkuyu, öfkeyi, şiddeti, kötü kötü göstermekten yeter, bıktı mı millet? Güler yüz istiyor insan. Samimiyet istiyor, neşe istiyor, umut istiyor. Kimliklerimizi birbirimize karşı silah haline getirmekten yoruldu. Mahallelerimizi birbirinden ayırmaktan, yaşam tarzlarımızı yarıştırmaktan, farklılıklarımızı sürekli bir korku sebebi haline getirmekten yoruldu. Biz bunu değiştireceğiz. Biz bunu İstanbul'da yaptık. Millet bundan memnun oldu, mutlu oldu.”
“TÜRK’ÜN KÜRT’TEN, KÜRT’ÜN TÜRK’TEN ŞÜPHE ETMEDİĞİ BİR TÜRKİYE”
İmamoğlu, Türkler ve Kürtler arasında korku ve şüphe olmaması gerektiğini belirterek, herkesin kendisini eşit hissettiği bir Türkiye istediğini söyledi ve şunları kaydetti:
“Türk’ün Kürt'ten, Kürt'ün Türk'ten şüphe etmediği bir Türkiye. Bir korku paranoyası var, bundan kurtulan bir Türkiye istiyoruz biz. Her Kürt, en az benim kadar vatanseverdir, ben her Kürt vatandaşıma öyle bakıyorum. Ben en az benim kadar İstanbul'u seviyor, en az benim kadar Trabzon'u seviyor, ben de en az onun kadar Diyarbakır'ı, Hakkari'yi seviyorum. Ben Van'da ne kadar eşit hissedersem, o da benim köyümde o kadar eşit hisseder topraklarda. Sünni’nin Alevi’ye, Alevi’nin Sünni’ye kuşkuyla bakmadığı bir Türkiye kimseye inancını dayatamaz, öğretmeye kalkmazsın ya. Herkes inancını yaşayacak.”
“SOFRAYI BÜYÜTECEKSİNİZ KARDEŞİM”
İmamoğlu, Türkiye’nin nasıl yönetildiğinin anlaşılması için “sofra” benzetmesi yaparak “Bir memleket nasıl yönetildiğini, insanına nasıl davrandığını anlamak istiyorsanız bazen her şeyden sıyrılıp önce sofranıza bakacaksınız. Kimler oturuyor o sofrada? Kimler ayakta bekliyor, kimler kapıda bırakılmış? Kimin önüne bir lokma ekmek koyulmuş, kimin tabağı boş? Ve en önemlisi o sofrada kimin söz hakkı var? Kim ötelenmiş? Bizim bu topraklarda sofra adabı çok kıymetlidir... Kapı çalınır bir kişi daha gelir. Ne yaparız, hemen yana kayarız. Ona yer açarız. Bir tabak daha koyarız sofraya. Gerekirse ekmeği biraz daha ince böleriz ama paylaşırız ama kimseye sana bu sofrada yer yok demeyiz, der miyiz, demeyiz. Çünkü biliriz ki kalabalık sofra bereketlidir. Lokma paylaştıkça çoğalır. “Sofrayı büyüteceksiniz kardeşim. Lokmayı adil bölüşeceksiniz. Ekmeği çok üreteceksiniz, adil bölüşeceksiniz. Ve bu ülkenin sofrasında kimse misafir değildir, bunu unutmayın. Herkes bu memleketin eşit ve onurlu bir parçasıdır" diye konuştu.
“BİZİ BİRBİRİMİZİN VARLIĞIYLA KORKUTTULAR”
İmamoğlu, farklı kimliklerin ve toplulukların birbirine karşı tehdit olarak gösterildiğini belirterek, şöyle konuştu:
“Bu hakikati yıllarca unutturmaya çalıştılar bize yıllarca. Bir başkasına yer açarsan, senin yerin daralır dediler. Yerini çalar bile dediler. Bizi birbirimizin varlığıyla korkuttular. Sofrayı daralttık, kapıları kapattık, birbirimize mesafe koyduk. Aramıza bariyerler oluşturduk. Sonra da bu memleket neden huzur bulamıyor diye sorduk, utanmadan.
“40’LAR MECLİSİ” ANLATISI
Ben bu sofra anlayışının en güzel, en derin karşılıklarından birini ilk tanıdığımdan itibaren Alevi canların kadim geleneğinde kültüründe 40'lar Meclisi'nde buldum. Ben Sünni kültürüyle yetiştim Sünni’yim. Ama orada buldum, yaşadım. 40'lar Meclisi'nde sofra, yalnızca lokmanın paylaşıldığı bir yer değildir. Aynı zamanda bir meydandır. Orada kimse inancıyla kimliğiyle bir başkasından üstün değildir, her can kıymetlidir. Küçük de uludur, büyük de. Birbirine kırgın 2 can varsa önce gönüller alınır. Çünkü bilinir ki gönül kırıklığıyla birlik kurulmaz. Birinin derdi herkesin derdi, birinin sevinci herkesin sevinci olur. Ve o meydanda hep o güzel söz söylenir, 1'imiz 40'ımız, 40'ımız 1'imiz. Ben bu sözü bugüne kadar okuduğum nice demokrasi tarifinin en sade, en insani ve en derinlerinden biri olarak görüyorum. Birimiz 40'ımız, 40'ımız birimiz. Bak sen şusun, sen busun demiyor. Ne olursan ol gel diyor. İster Hacı Bektaş'a gidelim, ister Mevlana'ya gidelim, ister diğer erenlere gidelim.”
“İŞTE BENİM TÜRKİYEM DEDİĞİM YER BU MEYDANDIR”
İmamoğlu, farklı inanç ve kimliklerin bir arada yaşaması gerektiğini belirterek, “İşte tam da buradan bakarsak Alevi canlar da bu ülkede cumhuriyetin ve demokrasinin en önemli sigortası ve savunucusu olduğunu hepimiz biliyoruz” dedi. İmamoğlu, şöyle devam etti:
“Ve kendime soruyorum bu memleketin kendisi neden kocaman bir 40'lar Meclisi olmasın? O meydanda Alevi’si, Sünnisi, Ermenisi, Süryanisi, Kürt’ü, Türk’ü, herkes, Çerkez’i, Laz’ı, kimse kimseye sen neden buradasın diye sormadan neden birlikte olmayalım? Olmak zorundayız zaten. Ne güzel bir birliktelik. İşte benim Türkiyem dediğim yer bu meydandır.”
İmamoğlu, “o sofrayı birlikte kurma” sözünden vazgeçmeyeceğini belirterek, “Ekmeğimizi de sözümüzü de birlikte paylaştığımız bir memleket için yürümeye devam edeceğim. 72 millete bir nazarla bakan bir memleket için bu yoluma asla sapmadan devam edeceğim” dedi.
CEMEVİ ANISI...
İmamoğlu, Aleviliği siyasete başladıktan sonra tanıdığını anlatırken, annesiyle birlikte bir cemevine gittiği anısını da şöyle anlattı:
“Ben anacığımla, ben siyasete başladığımda Aleviliği tanıdım. İtiraf etmiyorum, bunu yeri tutmuyor, böyle. Yani birçok şeyi hayatta insan öğreniyor. Baktım ki yani nasıl şeylerle insanların aklı, ben kaldı ki hiç kimseyi ayırt etmeden hayatımı geçirdim. Öyle bir aile terbiyem var Allahıma şükür. Kürt ortağım oldu, çalışanlarım oldu. Alevi ortağım oldu. Anneciğime dedim ki bir gün, ilçe başkanıyım Cumhuriyet Halk Partisi dönemimde, ‘Bugün’ dedim, ‘Cemevine gideceğim, senle oraya gideceğiz anne’ dedim Muharrem ayında. ‘Uşağım ben oruçluyum’ dedi. Dedim: ‘Tamam, orada lokma yiyeceğiz, orada da insanlar oruçlu’ dedim. ‘Yapma ya’ dedi. Anacığımla gittik. Pırlanta gibi insanlar, her gittiğimde beni her biri anne gibi karşılayan anneler, kadınlar yine karşıladı, annemin de gözleri doldu. Orucunu açtı insanlar, dualar edildi. Çıktık arabaya bindik, annemin ilk lafı ne oldu biliyor musun? ‘Uşağım’ dedi, ‘Amin demiyorlar, Allah Allah diyorlar, daha güzelmiş’ dedi ya. O kadar hoşuma gitti ki anamın o tarifi. Birbirimizin hakkında bilgimiz yok, aramızda dağlar var.”
“TÜRKİYE'NİN ÇEŞİTLİLİĞİ, ZAAFI DEĞİLDİR”
İmamoğlu, farklı yaşam tarzlarının birbirine tehdit olarak görülmediği bir Türkiye hedeflediğini söyledi ve “Dindar seküler yaşam tarzını tehdit saymayacak birbirine. Sekülerin dindarın inancından endişe etmediği bir Türkiye kuracağız. Birbirimize benzediğimiz için değil, birbirimizden farklı olduğumuz halde aynı ülkeye ait olduğumuz için güçlü olacağız” dedi. İmamoğlu, Türkiye’nin çeşitliliğinin ülkenin gücü olduğunu belirterek, şöyle konuştu:
“Çünkü Türkiye'nin çeşitliliği zaafı değildir. Onun için Türkiye'nin çeşitliliğine Türkiye'nin gücü olarak baktım ve bakıyorum. Farklı kimliklerimiz olacak, farklı inançlarımız olacak, farklı hayatlarımız olacak, farklı fikirlerimiz, farklı siyasi tercihlerimiz olacak ama ortak bir vatanımız var bizim. Ortak bir Cumhuriyetimiz var, ortak hukukumuz var ve en önemlisi ortak geleceğimiz olacak. 1 milimetrekareye bu ülkenin zarar getirmeyeceğiz. Ulusal bütünlüğümüzü kimse bozamayacak. Kendi tarihiyle ve kendi toplumsal çeşitliliğiyle barışık bir Türkiye kuracağız. Geçmişini inkar etmeyen, acılarını görmezden gelmeyen, farklılıklarını tehdit değil zenginlik sayan bir Türkiye. Kendisiyle kavgası olmayan bir Türkiye. Bizim huzur anlayışımız budur.”
“İNSANLAR TORPİL ARAMAK ZORUNDA KALMAYACAK”
İmamoğlu, huzurun bir diğer ayağının da geleceğe güven olduğunu vurgulayarak, savunmasına şöyle devam etti:
“Bir anne baba çocuğunu devlet okuluna gönderdiğinde az önce söylediğim gibi ‘Benim çocuğum iyi eğitim alacak, yeteneği varsa önüne her kapı açılacak’ diyecek. Çalışırsa iyi işe girebileceğini bilecek. Kim olursa olsun bu ülkede hakim, savcı, vali, kaymakam, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olabileceğini bilecek. Kimse bizi aldatmasın yani. ‘Biz ayrımcı değiliz!’ Yahu sen seçimin meydanlarında milleti bölmüşsün zaten yıllarca. Hem de ikiye de bölmedin. Torpil aramak zorunda kalmayacak, bu ülkede insanca yaşayabileceği bir gelir elde edebilecek. İşte huzur bu.
Genç bir insan ‘Yarın işsiz kalırsam ne olur?’ diye korkmayacak, çalışan ‘Hastalanırsam ailem ne olur?’ diye korkmayacak, emekli ‘Ay sonunu nasıl getiririm?’ diye korkmayacak, çiftçi bir yılın emeğinin karşılığını alıp alamayacağını düşünerek toprağa küsmeyecek, esnaf yarın hangi kuralın değişeceğini düşünerek yaşamayacak. Meclis üyesi, yurtdışında kaçak olan evladını Türkiye'ye getirirsek AK Parti'ye oy vereceksin, yoksa getirmeyiz diye bir muameleye tabi kalmayacak. Bir belediye başkanı, ‘Seni hapse atarız ya da bize geçeceksin’ diye bir muameleye tabi kalmayacak.
“ÇOCUKLARINA VERDİĞİ DEĞERLE ÖLÇÜLECEK BİR ÜLKE OLACAĞIZ”
Benim çocuğum doğdu, ne olursa olsun ücretsiz eğitimle en üst seviyeye çıkabilir diyecek. Zenginsem okutabilirim, değilsem okutamam demeyecek. Kreş lüks değil. Anadolu'nun en ücra noktasında bile 3 yaşında çocuğunu kreşe yollayan, aynı zamanda çiftçilik yapan anneleri ben hayal ediyorum. İnsanlar yarınlarına güvenecek. Bu güveni sağlıkta da eğitimde de somutlaştıracağız. Sağlık hizmetini bir lütuf değil temel bir hak olarak göreceğiz, her yurttaşın ulaşabildiği, kaliteli, insan onuruna yakışır. Eğitimde hedef diploma değil, bugünkü sistemde zaten diplomayı elinden alıyorlar. Çocuklarımızı özgür düşünen, sorgulayan, üreten, dünyayla rekabet eden bireyler olarak yetiştireceğiz. Bu ülkede hiçbir çocuğun kaderi, doğduğu evin imkanlarıyla sınırlı kalmayacak bir ülke var edeceğiz. Devlet okulları fırsat eşitliğinin gerçek kapısı olacak. Bu ülkenin itibarı binaların ihtişamıyla değil, çocuklarına verdiği değerle ölçülecek bir ülke olacağız."
“İLK KEZ BİR KUŞAĞIN BİR ÖNCEKİ KUŞAKTAN DAHA YOKSUL OLDUĞU BİR TÜRKİYE'Yİ KABUL ETMİYORUZ”
İmamoğlu, Türkiye’de kuşaklar arasındaki ekonomik gerilemeye de dikkati çekti ve “İlk kez bir kuşağın bir önceki kuşaktan daha yoksul olduğu bir Türkiye'yi biz kabul etmiyoruz. İlk kez bu ülkede bir kuşak daha önceki kuşaklardan çok yoksul ve bu yoksulluğu kapatmak kolay olmayacak, bakın uyarıyorum. O 570 milyar dediğin sadece bunun bir görünen kısmı, sebebi bu. Yoksa İBB'de bulunamayan 560 kuruş değil. Bu ülkede özgürce üreten, dünyayla yarışan, ‘iyi yaşamak için Türkiye'de kalmak durumundayım’ diyen bir gençlik var edeceğiz. Yapay zekadan biyoteknolojiye, yeşil enerjiden ileri imalata, sağlık teknolojisine kadar dünyanın geleceğini belirleyen Türkiye'nin gençlerini alan açacağız. Çocuklarımızı gelmekte olan dünyaya hazırlayacağız. Çünkü huzur sadece güvenlik değil, gelecek güvencesidir” diye konuştu.
“TÜRKİYE'NİN ZENGİNLİĞİNİ BİRKAÇ KİŞİNİN ZENGİNLİĞİYLE ÖLÇEMEYİZ”
Ekrem İmamoğlu, savunmasında yurttaşlara da çağrıda bulunarak, şunları kaydetti:
“Türkiye'yi zenginleştirmek zorundayız. Türkiye'nin zenginliğini birkaç kişinin zenginliğiyle ölçemeyiz, böyle bir rezalet olmaz. Bu ülkenin gerçek zenginliği vatandaşın hayatıdır. Çalışanın emeğinin karşılığını alabilmesidir. Emeklinin onuruyla yaşayabilmesidir. Çiftçi ürettiğinin karşılığını alabilmesidir. Genç, iyi bir eğitimden sonra işe ulaşabilmesidir. Bir çocuk hangi ailede doğduğuna bakılmaksızın yeteneğine göre büyüyebiliyor mu, ona bakabilmektir. Bir kadın ekonomik bağımsızlığa sahip olabiliyor mu, onu sağlayabilmektir. Vatandaş çalışarak ev sahibi olabileceğine, çocuk okutabileceğine, geleceğini kurabileceğine inanıyor mu? Bunun cevabını bulabilmektir. Bizim siyaset anlayışımızın ölçüsü budur.
“BÜYÜK BİR TÜRKİYE İKTİSAT SEFERBERLİĞİ BAŞLATACAĞIZ”
Ürettiğimiz zenginliği adil paylaşacağız. İşçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın, girişimcinin, sendikanın, kooperatiflerin, akademisyenin, gençliğin, kadının, yerel yönetimlerin, meslek örgütlerinin katıldığı büyük bir Türkiye iktisat seferberliği başlatacağız. Büyük bir seferberliğe ihtiyacımız var, çok geriye düştük ey dostlar. Çok geriye düştük ey halkım. Bir aldatmacayla karşı karşıyayız. Uyan ey halkım. Ayağa kalk ey halkım. Harekete geç ey halkım. Sesini yükselt ey halkım. Planlamayı, teşebbüs hürriyetiyle, kamusal aklın piyasanın yaratıcılığıyla sosyal adaleti üretim gücüyle birleştireceğiz. Hedefimiz üretken, adil, özgür, sürdürülebilir, dünyayla rekabet edebilir bir ekonomi olacak. Birlikte iktisadi anayasamızı yazacağız.
İşçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın, girişimcinin, sendikaların, kooperatiflerin, akademisyenlerin, gençlerin, kadınların, yerel yönetimlerin, az önce ifade ettiğim gibi her birlikte ayağa kalktığı bir Türkiye üreteceğiz. Ne keyfi devletçilik, ne kuralsız bir ekonomi. Ne yalnız borçla dönen bir düzen, ne de birkaç çevreye imtiyaz dağıtan bir büyüme modeli. Planlamayı, teşebbüs hürriyetiyle, kamusal aklın piyasanın yaratıcılığıyla sosyal adaleti üretim gücüyle buluşturacağız. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin yeni kalkınma rotasını çizeceğiz. Yapısal reformları kararlılıkla hayata geçirerek üretimde, teknolojide, verimlilikte, katma değerde büyük bir sıçrama gerçekleştireceğiz.
Bir sıçramanın anahtarı güvendir. Ekonominin patronu güvendir. Hukuka, kurumlara, kurallara, yarınına güven bu topraklara döndüğünde yatırım da dönecek, üretim de büyüyecek. Üreten kazanacak, yatırım yapan kazanacak, alım teri kazanacak, bilgi teknolojik girişimcilik kazanacak. Zenginleşme sosyal adaletle birlikte ilerleyecek.
“KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ”
Hiç kimse tek başına kurtulmaya çalışmayacak. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz. Birlikte üreteceğiz, birlikte güçleneceğiz, birlikte zenginleşeceğiz. Ürettiğimiz refahı adil biçimde paylaşacağız. Ülke büyüyecek, milletin sofrasındaki ekmek küçülmeyecek. Refahı rakamlarla değil, insanların hayatında göreceğiz.”
"BANA BAŞKA, RAKİBİME BAŞKA HUKUK İSTEMİYORUM”
İmamoğlu, savunmasının son bölümünde kendisine yönelik yargı sürecine itiraz ederken, mücadelesinin intikam amacı taşımadığını belirterek, şunları söyledi:
“Buradan çok açık söylüyorum: Ben ayrıcalık istemiyorum. Bana başka, rakibime başka hukuk istemiyorum. Bugün bize yapılanların yarın başkalarına yapılmasını hiç istemiyorum. Çünkü bizim mücadelemiz intikam mücadelesi değil; adalet, demokrasi ve Cumhuriyet mücadelesidir.
Bu ülkede yarın hukuk geri geldiğinde bu dosyayı kuranlar da hâkim karşısına çıkacak. Adım gibi eminim. Ekrem İmamoğlu’nun geleceğe dair inancı kadar eminim. Yaradan bunu bana da 87 milyona da yaşatacak.”
Yargılamada delil ve ispatın esas alınması gerektiğini vurgulayan İmamoğlu, “İnsanlar ‘Tahmin ediyorum’ diyen bir itirafçının sözüyle değil; belgeyle, kayıtla ve ispatla yargılanacak. ‘-Mış, -muş’ diyerek değil. Aramızdaki fark budur. Onlar hukuku silah hâline getirdi; biz hukuku herkes için, onlar için de yeniden kalkan yapacağız” dedi.
“RAKİBİNİZİ SANDIKTA DEĞİL, ADLİYEDE YENMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ”
İmamoğlu, demokratik siyasi rekabetin yalnızca siyasetçilerin değil, vatandaşların da güvencesi olduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı:
“Adil ve serbest siyasi rekabet ortamını sağlamak zorundayız. Rakipsiz siyaset kabul edilemez. Bütün bunların güvencesi demokrasidir. Rakiplerinden korkan bir iktidar kabul edilemez. Devlet gücünü kullanarak kendisine rakip seçen bir iktidar kabul edilemez.
Millet kimi istiyorsa aday o olur. Millet hangi partiyi istiyorsa o partiyi kurar. Hangi siyasi hareketi istiyorsa onu büyütür. Hangi ittifakı istiyorsa onu oluşturur. Kimi istiyorsa onu iktidar yapar.
İktidar rakibini seçecek, millet de iktidarı seçecek! Böyle bir şey olur mu? Millet, iktidarın rakibini değil, iktidarı seçer. Çünkü siyasi rekabet yalnızca siyasetçinin hakkı değildir; vatandaşın güvencesidir. Bugün burada savunduğumuz şey budur.
Rekabet olmazsa hesap verme olmaz, yenilenme olmaz. Rekabet olmazsa yalnızca siyaset çürümez; ekonomi de çürür, devlet de zayıflar, ülkenin dünyayla rekabet kapasitesi de yerle bir olur. Adil ve demokratik siyasi rekabet, yalnızca demokrasinin gereği değil, vatandaşın refahının ve ülkenin gelişmesinin de şartıdır.”
İmamoğlu, iktidarın rakiplerini sandık yerine yargı yoluyla etkisizleştirmeye çalıştığını savunarak, “Kendinize uygun bir muhalefet inşa etmeye çalışıyorsunuz. Rakibinizi sandıkta değil, adliyede yenmeye çalışıyorsunuz. Diplomamı iptal ediyorsunuz, kurultayı iptal ediyorsunuz, partiyi kapatmaya çalışıyorsunuz. Ardından da yaptığınız bu millî irade hırsızlığını kutluyorsunuz” diye konuştu.
"MUHALEFETE ORTAK SANDIK GÜVENLİĞİ ÇAĞRISI"
Bütün muhalefet partilerine "ortak sandık güvenliği ağı kurma" çağrısı yapan İmamoğlu, şunları kaydetti:
“Bu ülkenin bütün muhalif düşüncesine, bütün muhalefetine ve siyasi partilerine sesleniyorum. Ülkenin en az yüzde 80’ine sesleniyorum. O yüzde 20 de sesimi duyuyor, bundan eminim. Belki aldatılıyorlar, belki aramızda bir duvar var ve sesimizin nefesini hissedemiyorlar.
Yüzde 80 yetmedi, yüzde 90’a, yüzde 95’e ulaşmak için medyayı ele geçirmeye çalışıyorlar. Aramızdaki bağ kopuk olabilir ama eminim, sesim size de ulaşacaktır.
Farklılıklarımızı unutalım demiyorum. O farklılıklar bu milletin zenginliğidir. Ama farklılıklarımızı ortak evimizi yakmak isteyenlere fırsata çevirmeyelim, onlara yol vermeyelim.
Kendi partimize değil, Türkiye’ye sahip çıkmalıyız. Farklı siyasi görüşlere sahip, bütün partilerden yurttaşlarıma sesleniyorum: Bugün taraf olmanız gereken şey Cumhuriyet, demokrasi, adalet ve geleceğimizdir.
"RAKİBİNİZİ DEĞİL, REJİMİ KARŞINIAZ ALIN"
Bu nedenle bütün muhalefet partilerine çağrımdır: Türkiye’nin her köyünde, her mahallesinde, her okulda kurulan sandığın başında vicdan nöbeti tutmak zorundayız. Hazırlıklarımızı bugünden yapmalıyız. Çünkü o sandıkta bu milletin namusu, iradesi ve geleceği var.
Her oyu sayalım, her tutanağı imzalayalım, her tutanağın fotoğrafını çekelim. Son oy sayılmadan, son tutanak teslim edilmeden, son itiraz kayda geçirilmeden sandığın başından ayrılmayalım.
Hangi partiden olursak olalım, ortak bir sandık güvenliği ağı kurmak zorundayız. Çünkü sandık bu milletin elinde kalan son kale değil, ilk ve asıl kalesidir. O kalenin zapt edilmesine izin vermedik, vermeyeceğiz. O kaleyi birlikte koruyacağız.
Rakibinizi değil, rejimi karşınıza alın. Birbirinizle değil, bu zulümle ve zalimlikle mücadele edin. Milletin iradesine birlikte sahip çıkalım.”
“BU ÜLKE SİZİN, HEM DE ŞİMDİ SİZİN”
Gençlere seslenen İmamoğlu, şöyle devam etti:
“Kıymetli gençler, size ‘Sabredin’ demiyorum. Bu memleketin en büyük enerjisi sizsiniz. Size ‘Bekleyin’ demiyorum. ‘Size de sıra gelecek’ de demiyorum. Bu ülke sizin; hem de şimdi sizin, sevgili gençler!
Hayatta kalmakla yetinmeyin. Hayal kurun, soru sorun, itiraz edin, üretin, bilim ve sanat yapın, dünyayla yarışın, siyasete katılın. Bu ülkenin size ait geleceğini başkalarının size vermesini beklemeyin.
Sevgili gençler, Cumhuriyet size bırakılmış donmuş bir miras değildir. Cumhuriyet, her kuşağın yeniden büyüttüğü bir ortaklıktır.
19 Mart gecesi meydanlara çıkan sizdiniz. Kimse sizi çağırmadan, kimse size yol göstermeden çıktınız. Bir paylaşım yüzünden gözaltına alınan gençleri gördük ama siz vazgeçmediniz. Yol gösterdiniz, cesaret verdiniz, ışık tuttunuz.
Sizin kuşağınız Türkiye’yi çok daha ileriye taşıyabilir. Size çok inanıyorum. En büyük güvenim ve inancım siz gençlersiniz.”
Türkiye’nin geleceğine ilişkin umudunu dile getiren İmamoğlu, şunları kaydetti:
“Umudu bir teselli olarak anlatmıyorum. Umuda inanıyorum çünkü bu millete inanıyorum. Enerjisine, zekâsına, vicdanına, çalışkanlığına ve cesaretine inanıyorum. Demokratik ve güçlü bir devlet kuracağımıza, huzurlu ve zengin bir toplum yaratacağımıza, eşit ve özgür yurttaşların Cumhuriyetini güçlendireceğimize, adil ve serbest siyasi rekabeti güvence altına alacağımıza inanıyorum.
Bunu yapacağız! İçimde şüphenin kırıntısı yok. Bu ülkenin geleceğini korku değil umut, kavga değil barış ve huzur, duvarlar değil köprüler belirleyecek. Türkiye hayalini hep birlikte kurduk. Mutlaka büyüteceğiz, mutlaka başaracağız!”
“BU, BİR BELEDİYE BAŞKANI'NIN METRO YAPTIĞI İÇİN YARGILANDIĞI DÖNEM OLARAK ANILACAK”
İmamoğlu, yaşanan sürecin ileride tarihçiler tarafından değerlendirileceğini ifade ederek, şöyle devam etti: “Yaşadığımız bu dönem, Türkiye tarihinin acayiplikler hanesine yazılacak ve sonra kapanıp gidecek. Gelecekte tarihçiler bu karanlık dönemi şaşkınlıkla ve dehşetle yazacaklar.
Bir belediye başkanının metro yaptığı, borcunu ödediği, ihaleyi iptal edip işi daha ucuza yaptırdığı için yargılandığını okuyan çocuklarımız buna inanamayacak. ‘Bunu nasıl yaptılar?’ diye soracaklar. Bunu yapanların çocukları da okuyacak, utanacak, ar edecek. Babasından, amcasından, dedesinden utanacak.
Allah kimseyi utanılacak bir dede veya baba durumuna düşürmesin.
O gün herkese hesap sorulacak: Bu dosyayı kim kurdu, kim imzaladı, kim sustu? Bu soruların cevabını bu salon ve tarih verecek. O tarih çok yakındır.”
İmamoğlu, kendisine ve ailesine yönelik baskılara ilişkin de şu ifadeleri kullandı:
“Beni hapse atabilirsiniz, zindana tıkabilirsiniz. Avukatımı yanıma sanık olarak getirebilirsiniz. Sesimi, yüzümü ve fotoğrafımı yasaklayabilirsiniz. Kitabımı toplatabilirsiniz. Babamın emekli maaşına el koyabilir, oğlumun özgürlüğünü kısıtlayabilir, aileme her türlü saldırıyı yapabilirsiniz.
Ama benim irademe sahip olacak kişi anasının karnından doğmadı. Ben milletimi temsil ediyorum. İnandığım ülküden, demokratik hukukun egemen olduğu özgür ve eşit bir Türkiye inancından asla vazgeçmeyeceğim. Baskılarınız, psikolojik operasyonlarınız, akşamdan sabaha geliştirdiğiniz stratejileriniz, kurduğunuz mahkemeler ve tutukladığınız masum insanlar üzerinden yürüttüğünüz karalama kampanyaları vız gelir, tırıs gider.”
"SİZ SİR FETRET DEVRİNE LİDERLİK EDİYORSUNUZ"
İmamoğlu, savunmasının son bölümünde iktidara seslenerek, Türkiye’nin mevcut siyasi dönemini “ara dönem” olarak nitelendirdi ve şunları söyledi:
“Sözlerime son verirken, beni ve şahsımda millet iradesini Silivri’de tutsak alan herkesin bildiği o siyasi iradeye bir kez daha seslenmek istiyorum.
Bilmelisiniz ki kurmak istediğiniz bu rejimin ne Türkiye tarihinde ne de Türkiye’nin geleceğinde yeri vardır. Siz bir fetret devrine liderlik ediyorsunuz. Türkiye tarihinde kapanacak bir parantezin içindesiniz. O parantezin kapanmasını zorla engellemeye çalışıyorsunuz. Beni hapse atarak bu parantezin kapanmayacağını ve bu dönemin devam edeceğini zannediyorsunuz.
Ama buradan söylüyorum: Devriniz bitmiştir. Türkiye geçmişte de ara dönemler yaşadı. Bu dönem de tarihe bir ara dönem olarak geçecektir. Ömrünü tamamlamış, uzatmalara oynayan; zorla ayakta kalmaya çalışan, yorgun, gözünün feri bitmiş, muhakemesi zayıflamış bir ara dönem… Enerjisi tükenmiş. Artık çevrenizde olup biteni göremiyor, fark edemiyorsunuz. Küçük bir grubun yönlendirmesiyle, yalnızca onlardan aldığınız haberlere dayanarak kararlar veriyorsunuz.
Halktan, sokaktan, meydandan, pazardan, camiden ve milletten kopuksunuz. Milletin dışındasınız. Kendinize uygun bir muhalefet inşa etmeye çalışıyorsunuz. Rakibinizi sandıkta değil, adliyede yenmeye çalışıyorsunuz.”
İmamoğlu, kendisine yönelik yargı sürecinin siyasi sonuç doğurmasını amaçladığını savunarak, “Bu dava, şahsımı siyaset sahnesinden silme çabasının çok ötesindedir. İktidarın asıl varmak istediği sonuç, kul hakkı üzerine inşa ettikleri rant ve israf düzenini korumaktır. Bu millete, ‘Sizin oyunuzun ve iradenizin benim karşımda hiçbir hükmü yoktur’ demektir. Hakkı yenen halkı çaresizliğe ve mutlak itaate mahkûm etmektir” ifadelerini kullandı.
Mahkeme heyetine de seslenen İmamoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu salonda evrensel hukuk normlarına ve kadim devlet ahlakımıza uygun, bağımsız ve tarafsız bir süreç istiyoruz. Bütün kötü referanslara ve gelişmelere rağmen arzumuz budur. Bunun ispatı sizdedir.
Millet, sizin tavrınızı saniye saniye takip etti ve etmeye devam edecek. Bir mahkeme dışarıdan bu kadar etkilenmeye veya tehdit altında tutulmaya maruz bırakılabilir mi? Mahkeme, Anayasa’daki tanımıyla gücünü hakkın terazisinden ve milletin vicdanından almalıdır.
Hukuki ve ahlaki hiçbir meşruiyeti olmayan bu sürecin figüranı olmadım, olmayacağım. Bu salonda nasıl bir karar çıkacağını hep birlikte izleyeceğiz. Süreç devam ediyor. Endişem şudur: Bazı kararlar bu salon kurulmadan önce mi yazıldı, yoksa süreç içinde mi yazılacak? Bunu siz ispat edeceksiniz."
"ALNIMIZ AK, BAŞIMIZ DİK, BİR MİLİM GERİ ADIM ATMIYORUZ"
Ekrem İmamoğlu, savunmasını Cumhuriyet, demokrasi ve millet iradesine vurgu yaparak, şöyle tamamladı:
“Şunu herkes çok iyi bilsin: Zulüm karşısında boyun eğmek, haksızlık karşısında susmak bizim inancımızda yoktur.
Bu sözleri tekrar edeceğim: Onlar sanıyorlar ki biz sussak mesele kalmayacak. Oysa biz sussak tarih susmayacak. Tarih sussa hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Oysa bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.
Ne kadar baskı yaparsanız yapın, yargıyı ne kadar sopaya çevirirseniz çevirin, bu millet iradesine ve rızkına vurulmak istenen prangaları tarih boyunca söküp attı. Yine söküp atacak.
Cumhuriyet'in onurlu mirasına ve milletin helal hakkına sahip çıkmaktan bir an bile geri durmadık, durmayacağız. Korkmuyoruz, vazgeçmiyoruz. Alnımız ak, başımız dik; bir milim geri adım atmıyoruz.
Bu ülkenin meydanlarında, sokaklarında ve sandıklarında yeşeren büyük umudun adliye koridorlarında kurulan kumpaslarla söndürülmesine asla izin vermeyeceğiz.
“SON SÖZÜ DAİMA MİLLET SÖYLER”
Çünkü bu ülkenin son sözünü hiçbir iktidar söylemedi, söyleyemeyecek. Hiçbir makam söylemedi, hiçbir kişi söyleyemez. Hiçbir mahkeme de söyleyemez. Son sözü daima millet söyledi, yine millet söyleyecek.
Milletin o sözü Cumhuriyet'in temelidir: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Biz Atatürk’ün öğrencileriyiz. Cumhuriyet'in yılmaz bekçileriyiz. Demokrasinin sonsuz savunucularıyız. Siz ne yaparsanız yapın, son sözü daima millet söyler. Son hükmü daima ilahi adalet verir.
Hiç kimsenin şüphesi olmasın: Adalet kazanacak. Demokrasi kazanacak. Cumhuriyet kazanacak. Bu aziz millet kazanacak.
Ben kendimi hiç kimseye değil, aziz milletime emanet ediyorum.
Hazreti Ali ne güzel söylemiş: ‘Eğer zalim ısrarla zulme devam ediyorsa bil ki sonu yakındır. Eğer mazlum da ısrarla direniyorsa bil ki zafer yakındır.’
Ey halkım, Hazreti Ali’nin sözünü tekrar ediyorum: Eğer zalim ısrarla zulme devam ediyorsa bil ki sonu yakındır. Eğer mazlum da ısrarla direniyorsa bil ki zafer yakındır.
Aziz milletimizi ve Sayın Heyeti saygıyla selamlıyorum.”
Ekrem İmamoğlu'nun savunmasını tamamlamasının ardından duruşmaya ara verildi. İmamoğlu, salondan ayrılırken kendisini alkışlayan kalabalığa, “Millet kazanacak, millet kazanacak” diye seslendi.