Yeni bir araştırma, bu soruya şimdiye kadar yapılan en kapsamlı sistematik incelemelerden biriyle yanıt aradı. Hagen Açık Üniversitesi'nden Florian Ulrich Jehn liderliğindeki uluslararası araştırma ekibi, küresel felaket senaryoları karşısında ülkelerin sahip olduğu avantajları ve zayıf noktaları inceledi.
Global Challenges dergisinde yayımlanan çalışma kapsamında 152 bilimsel makale analiz edildi.
Araştırmacılar, insanlığın en az yüzde 10'unu kısa sürede etkileyebilecek büyüklükteki küresel felaket senaryolarına odaklandı.
Ülkelerin dayanıklılığını belirleyen 4 faktör
Araştırmada farklı felaket senaryoları üç ana başlık altında ele alındı.
Bunlar; nükleer savaş, büyük volkanik patlamalar ve asteroit çarpması gibi ani ve geniş çaplı felaketler; jeomanyetik fırtınalar, elektromanyetik darbeler veya siber saldırılar nedeniyle kritik altyapının çökmesi; ayrıca son derece ölümcül salgınlar gibi biyolojik risklerdi.
Çalışmanın sonucunda ise bazı ortak özelliklerin, farklı kriz türleri karşısında daha yüksek dayanıklılıkla ilişkilendirildiği görüldü.
Araştırmacılara göre bunların başında dört unsur geliyor:
Coğrafi izolasyon, özellikle ada ülkesi olmak
Yeterli gıda üretimi ve kendi kendine yetebilme kapasitesi
Güçlü demokratik kurumlar ve daha düşük sosyal eşitsizlik
Tek bir arıza noktasına bağlı olmayan merkezi olmayan sistemler
Ancak araştırmacılar bu özellikleri kullanarak ülkeleri “en iyiden en kötüye” şeklinde sıralamıyor.
Bunun nedeni, mevcut bilimsel verilerin farklı dayanıklılık faktörlerinin birbirine göre önemini kesin biçimde karşılaştırmaya izin vermemesi.
Avustralya neden öne çıkıyor?
Çalışmada farklı küresel felaket senaryolarında dayanıklılık açısından dikkat çeken ülkelerden biri Avustralya oldu.
Bunun arkasında ülkenin birden fazla avantajı bulunuyor.
Geniş bir ada ülkesi olması, kriz dönemlerinde sınırların kontrol edilmesini ve dış dünyadan izolasyonu kolaylaştırabiliyor. Aynı zamanda Avustralya önemli miktarda gıda üretiyor ve madencilik dahil güçlü bir sanayi altyapısına sahip.
Ülkenin siyasi kurumları da araştırmada dikkate alınan faktörlerden biri.
Avustralya'nın Güney Yarımküre'deki konumu da bazı küresel felaket senaryolarında avantaj sağlayabilecek özelliklerden biri olarak değerlendiriliyor. Özellikle güneş ışığının ciddi biçimde azalmasına yol açabilecek olaylarda, farklı coğrafi koşullar önem kazanıyor.
Bu, Avustralya'nın bütün felaketlere karşı güvende olduğu anlamına gelmiyor.
Araştırmaya göre ülke uluslararası ticaretten kopması halinde ilaç, yakıt ve gübre gibi kritik ürünlerde kısa sürede sorun yaşayabilir.
Yeni Zelanda ve Japonya'nın da avantajları var
Yeni Zelanda da birçok dayanıklılık kriterini karşılayan ülkeler arasında gösteriliyor.
Ülkenin Avustralya'ya göre daha küçük olması ve daha sınırlı bir sanayi tabanına sahip bulunması, kendi kendine yeterlilik açısından bazı dezavantajlar yaratıyor.
Japonya ise üç ana risk kategorisinin tamamında dayanıklılıkla ilişkilendirilen bazı özelliklere sahip.
Bununla birlikte Japonya'nın önemli bir ithalat bağımlılığı bulunuyor. Ayrıca yaşlanan nüfus, özellikle büyük salgın senaryolarında dikkate alınması gereken bir faktör olarak öne çıkıyor.
Almanya için dikkat çeken değerlendirme
Araştırmanın Almanya açısından ortaya koyduğu tablo ise oldukça farklı.
Araştırma lideri Florian Ulrich Jehn, Almanya'nın küresel felaketlere karşı en dayanıklı ülkeler arasında olmadığını belirtiyor.
Almanya'nın temel sorunlarından biri, Avrupa'nın merkezinde yer alan ve uluslararası ticarete yoğun biçimde bağlı gelişmiş bir ekonomi olması.
Bu yapı normal koşullarda önemli avantajlar sağlarken, küresel tedarik zincirlerinin çöktüğü veya uzun süreli elektrik kesintilerinin yaşandığı bir senaryoda önemli bir kırılganlık oluşturabilir.
Jehn'in değerlendirmesine göre Almanya'nın elektrik sistemine yüksek düzeyde bağımlılığı da önemli bir risk.
Buna karşın ülke, demokratik kurumlar ve gıda üretimi açısından araştırmada dikkate alınan bazı olumlu özelliklere sahip.
Ancak güneş ışığının ciddi biçimde azalacağı küresel bir felaket senaryosunda tarımsal üretimin de hızla etkilenebileceği belirtiliyor.
İzolasyon her zaman avantaj değil
Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biri de hiçbir koruyucu özelliğin her senaryoda avantaj sağlamaması.
Örneğin coğrafi izolasyon, salgın sırasında bir ülkenin sınırlarını kapatmasını kolaylaştırabilir. Fakat aynı izolasyon, küresel tedarik zincirleri çöktüğünde dışarıdan yardım veya kritik malzeme ulaşmasını da zorlaştırabilir.
Benzer şekilde güçlü bir sanayi altyapısı, kriz sırasında üretimin farklı ihtiyaçlara yönlendirilmesine imkan verebilir.
Ancak büyük sanayi sistemleri aynı zamanda karmaşık tedarik zincirlerine, enerji kaynaklarına ve dijital altyapıya daha fazla bağımlılık anlamına gelebilir.
Bu nedenle araştırmacılar, tek bir ülkenin bütün felaket senaryolarına karşı avantajlı olduğunu söylemenin mümkün olmadığına dikkat çekiyor.
Yenilenebilir enerji de tek başına çözüm değil
Enerji konusu da araştırmada önemli bir başlık olarak ele alınıyor.
Güneş ışığının ciddi biçimde azalması halinde güneş enerjisi üretimi düşebilir. Rüzgar enerjisi de bazı küresel çevresel değişimlerden etkilenebilir.
Öte yandan uluslararası ticaretin durması halinde fosil yakıtların tedarikinde de ciddi sorunlar ortaya çıkabilir.
Bu nedenle araştırmacılar, jeotermal enerjiye, hidroelektrik kaynaklara veya büyük orman rezervlerine sahip ülkelerin bazı senaryolarda avantaj elde edebileceğini belirtiyor.
COVID-19 adaların avantajını gösterdi
Araştırmacılar, COVID-19 pandemisinin de coğrafi izolasyonun önemini gösteren somut örneklerden biri olduğunu belirtiyor.
Çalışmada aktarılan verilere göre bazı ada ülkelerinde pandeminin belirli dönemlerinde anakara ülkelerine kıyasla daha düşük aşırı ölüm oranları görüldü.
Bunun temel nedenlerinden biri olarak sınırların daha kolay kontrol edilebilmesi ve dışarıdan gelen enfeksiyonların sınırlandırılabilmesi gösteriliyor.
Ancak salgın örneği aynı zamanda izolasyonun tek başına yeterli olmadığını da ortaya koyuyor. Sağlık sistemi, kamu kurumları, tedarik zincirleri ve toplumsal dayanışma gibi faktörler de krizlerin sonuçlarını belirleyebiliyor.
Asıl risk felaket kadar hazırlıksız olmak
Araştırmacılara göre bazı küresel felaketler önlenebilirken bazıları için aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Örneğin büyük volkanik patlamalar veya bazı doğal afetler insan müdahalesiyle engellenemiyor.
Bu nedenle çalışmanın yazarları, ülkelerin yalnızca kriz meydana geldiğinde vereceği tepkiye değil, krizden önceki hazırlık kapasitesine de odaklanması gerektiğini savunuyor.
Öneriler arasında küresel felaket risklerinin ulusal risk planlarına dahil edilmesi, kriz dönemlerinde uluslararası ticaretin devamını sağlayabilecek anlaşmalar yapılması ve büyük üretim kesintilerinde kullanılabilecek alternatif gıda sistemlerine yatırım yapılması bulunuyor.
Araştırmacılar, örneğin biyoreaktörlerde mikroorganizmalar kullanılarak besin maddelerinin protein açısından zengin ürünlere dönüştürülmesi gibi yöntemlerin gelecekte alternatif gıda kaynakları sağlayabileceğini belirtiyor.
Dünyanın geleceği için dikkat çeken uyarı
Çalışmada araştırmacıları endişelendiren noktalardan biri de bazı dayanıklılık göstergelerinin küresel ölçekte zayıflaması.
Demokratik kurumların gerilemesi, sosyal eşitsizliğin artması ve tedarik zincirlerinin daha yoğun ve merkezi hale gelmesi, farklı krizlere karşı dayanıklılığı aynı anda azaltabilecek faktörler arasında gösteriliyor.
Jehn ise toplumların krizlere hazırlıklı olması ve dayanışma içinde hareket etmesinin büyük felaketlerin sonuçlarını hafifletebileceğini vurguluyor.
Sonuç olarak araştırma, “Dünyada felakete karşı en güvenli ülke hangisi?” sorusuna tek bir cevap vermiyor.
Bunun yerine, ülkelerin krizlere karşı dayanıklılığını belirleyen ortak özellikleri ortaya koyuyor: Gıda üretimi, güçlü kurumlar, merkezi olmayan altyapı ve gerektiğinde dış dünyadan bağımsız hareket edebilme kapasitesi.
Ve araştırmanın en önemli mesajlarından biri şu: Hiçbir ülke bütün küresel felaket senaryolarına aynı anda hazırlıklı değil.