Dünyanın sunduğu olanaklardan, kendilerine de düşen payı almak, insanca yaşamak, açlıktan ölmemek için ölmeyi göze alan insanların dehşet veren yolculuklarını okudukça, unutmaya niyetlendiğim geçmişim gözümün önüne geliyor.

Ölmemek için, ölüme gidenlerin ne istediklerini, bazılarından daha iyi kavrayabiliyorum.

Çünkü !..

Ben de bir zamanlar onlar gibi, kaçak bir göçmen işçi olarak, aşağılanan bir yaşamın kucağına atılmıştım.

Gittiğim yer ABD’ydi.

Niye gittiğim, nasıl gittiğim, neler yaptığım çok uzun bir anlatım!

Bir kitaba sığmaz sanırım. Veya kalın bir kitap olur!

Onun için yaşadıklarımı, zaman zaman ve kısa kısa anlatacağım!

Eğer merak ederseniz, edebiyatımızın kıymetlisi Salah Birsel, son kitaplarından biri olan, “Şişedeki Zenci” de, benim maceramımın bir özetini yazmıştı.

Anlatacağım bu bölümde, New Orleans macerası var!

Dünyanın caz başkentinde yaşadıklarım !

Oturduğum Florida eyaletinin Gainesville kenti, öğrencilerin ve emeklilerin yaşadığı bir yerdi.

Küçük, rengarenk, çok sıcak, şirin bir şehirdi ama iş yoktu. Oysa ki, benim yeni doğmuş çocuğum ve kira için paraya gereksinim vardı.

Bir sürü garip işleri denedim. O güne kadar olan yaşamımda, Türkiye’de, en çok satan bir gazetede editörlük yapmıştım.

Yani para kazanmak için kaslarımı değil, kalemi kullanmıştım hep !

Neyse !

Eşimi ve çocuğumu Gainsville kentine emanet edip, New Orleans’ta, Türkiye’den tanıdığım Ayşe ve Ronald Brink’in evine sığındım. Ronald, cinayet masası dedektiflerinden biriydi ve “yılan” lakabıyla anılıyordu. Çünkü çeşitli olaylarda 8 tane zenciyi öldürmüştü. Zenciler ondan nefret ediyordu.

Onunla bir süre turistlerin giremeyeceği arka sokaklarda, gerçek caz çalan barlarda, batakhanelerde inanılmaz maceralar yaşadım. Anlatacak çok şey var ama yer kısıtlı!

Uzatmayalım !

Ronald bana, ünlü New Orleans limanında bir iş buldu. İş dediysem çöpçülükten hallice bir temizlik işiydi.

Saatte beş dolar alacaktım. Çünkü kaçaktım. Çalışma iznim olsa, bu rakam 15-20 dolara (o zamanlar) çıkacaktı.

Detaya gerek yok! Rüyalarımda görsem bile inanamayacağım bir sürü pis iş yapıyordum.

Çaresizdim !

İşin pisliği bir yana, diğer yandan da aşağılık bir takım adamların aşağılamalarına maruz kalıyordum.

Ezilmişliklerinin intikamını beni ezerek alıyorlardı sanki!

Çaresiz, ezilmeye razı oldum bir süre.

Geceleri ranzalı bir yatakhanede kalıyordum.

New Orleans sıcağını bilen bilir. Koyu bir nem örtüsüyle birleşip, insanı boğar.

Fokur fokur kaynayan bir kazandan çıkan, sıcak ve su buharı benzeri.

Yatakhanede klima hak getire! Yatakta sırılsıklam bir uyku sizi bekliyordu. Çarşaflar terden hemen ıslanıyordu!

Uyumayı feda edip dışarı çıkarsanız, blue jean’ın üstünden bile sokan sivri sinekler, kanınızın tadına bakmak için sizi bekliyorlardı.

Yaşama lanet ettiğim ama yaşama tutunmak için zorluklara karşı çıktığım  o günlere katlandım çaresiz.

Ağladığım geceler oldu. Tek tesellim, limana yakın bir bardan gelen saksafon sesiydi! Beni, yaşama bağlayan notaları üfleyen saksafonun sesi.

Onun için caz müziğini hala çok seviyorum. Verdiği dayanma gücüne  minnettarım.

Bir de çöp sepetinde bulduğum tesbih oldu. Müslüman tesbihi değildi. İmamesi yoktu. Yanyana dizilmiş, bir takım taşlardı. Onun parmaklarımın arasında olması bana sabır veriyordu nedense !

Uzun hikaye. Özetine dönelim.

Bir ay sonra, çalıştığım yerin kapısında bir polis arabası durdu.

Kaçak çalıştığım için, yakalandım diye çok korktum. Ama arabadan Ronald indi.

Amcamın oğlunu görmüş gibi sevindim. Sarıldık. Gözlerimden dökülen yaşları görmesini istemedim.

Beni aldı ve Hilton Oteli’ne götürdü.

Meğer Hilton’un şef aşçısı, Bolu’nun aşçı madeni olan Mengen kasabasında yetişmiş ünlü şef Necip Ertürk’müş.

Mutfağı üç katlıydı. Her katta bir ofisi, her ofiste bir sekreteri ve onun ağzına bakan tamı tamına 300 çalışanı vardı.

İlkokul mezunu olan Necip Usta, ayrıca Toulaine Üniversitesi’nde, haftada iki gün ders veriyordu.

Sarıldım, öpüştük, biraz hasbıhal ettik.

Her şeyi anlattım.

Dinledi ve, “yarın işe başla. Seni yetiştirip, Teksas’ta açacağım restorana göndereceğim. Orayı idare edeceksin!” Dedi.

Büyük ikramiyeyi kazansaydım, bu kadar sevinmezdim!

O akşam, limandakinden daha iyi olanaklar sunan otel yatakhanesine yerleştim.

Ertesi gün, plastik önlükleri giyip, bulaşıkhanede işe başladım.

Sonra sebze yıkama istasyonu. Bir aşama sonra doğrama. Tencereleri karıştırma. Izgaralara kömür atma…

Düşlerim de hep Teksas’taki lokantayı görüyordum.

Daha mutlu ve dayanıklıydım artık.

Mesai bitiminde, önde beyaz takkesi ve önlüğüyle Necip Usta, ardında ben Bourbon Caddesi’ne gidiyorduk. Orası eğlencenin kalbinin attığı yerdi. Bir bara oturup, dertleşiyorduk!

Necip Usta, sonunda baklayı ağzından çıkardı: Sekreterlerinden birine aşık olmuştu ama bu çaresiz bir aşktı. Çünkü şefi evinde bekleyen bir eşi vardı!

Usta, bana içini dökerek rahatlıyordu. Bazen gözlerinin yaşardığını bile gördüm!

Hikaye uzun! Özetleyelim:

Üç ay daha mutfakta çalıştım, bıçak tutmayı, elimi kesmeden soğan doğramayı öğrendim ama işi pek sevemedim.

Zaten Necip Usta’nın Teksas projesi de iptal olmuştu. Onu bahane ettim.

Öpüştük ve ayrıldık!

Ben, Karslı bir arkadaşımın bulduğu şoförlük işini yapmak için, Şikago’ya doğru yelken açtım!

Onun için kaçak göçmen olmanın, aşağılanmanın, ezilmenin ne demek olduğunu biraz daha iyi anlıyorum.

İnsanın, insanca yaşamak için nelere razı olduğunu !