‘Başarı çoğu insan veya topluluk için varılacak nihai bir hedeftir. Bir kupa kaldırıldığında, bir hedef gerçekleştirildiğinde ya da zirveye çıkıldığında bittiği sanılır. Oysa gerçek kazananlar için zirve, bir sonraki mücadelenin başlangıcıdır.

Sadece kupaları kazanıp diğerlerine odaklanma boyutuyla değil, daha küçük hedefleri göz önüne alırsak da durum böyledir. Büyük bir maç ya da derbi kazanıldığında hemen soyunma odasında veya takım otobüsünde oyuncular kendi hâllerindeyken onun gibi hocalar diğer maçı düşünmeye başlarlar. Buna her ne kadar takıntı değil deseler de bu bir takıntı, ama bunu meslekleri hâline getirdikleri için onlara takıntı gibi gelmiyor muhtemelen.

Muhteşem bir kadroya sahip olsalar bile rakiplerinin de bir o kadar muhteşem olduğunu ve bu milyonlarca avro kazanan yıldızları yönetmenin, onlara istediğini yaptırmanın ayrı bir zorluk olduğunu unutmamak gerek.

İşte tam da bu yüzden sürdürülebilir başarı asla bir tesadüf değildir. Daha önceki yıllarda kâğıt üstünde çok iyi görünse de çöküşteki bir takımı tırnaklarıyla kazıyarak zirveye taşımak yetmez, orada kalabilmek için her gün kazımaya devam etmek gerekir.

Kaynak olarak ekle

Zaten ‘O’nun gibi adamlar, şansa tek bir zerre bile yer bırakmamak için her antrenmanda, her detayda, oyuncularıyla kurdukları her iletişimde daha fazlasını istemeye devam ederler. O’nlar buna mecburdur.

O’nun gibiler gözünü bir sonraki tepeye dikmiştir bile. Ve o tepeye ulaşsalar dahi, arayışları asla bitmez.’

Yukarıdaki satırlar UEFA’nın internet sitesinde Barselona teknik direktörü Luis Enrique için yapılan bir analizden alınmış bölümlerdir. Her türlü başarıyı kazanıp da devamında her seferinde yeni hedeflere yönelebilme becerisine sahip olmanın nasıl bir karakter özelliği gerektirdiğini anlatması bakımından çok değerli bulduğum için sizlerle de paylaşmak istedim. Hani bizim memlekette yaygın kanaattir. Bu takım, bu hoca başarıya doydu. Değişiklik gerek, başarıya aç oyuncular, aç hoca lazım deriz. Oysa bunun aksi karakterler gözümüzün önündedir ama nedense pek görmeyiz. Messi, Ronaldo, Guardiola, Klopp, Terim gibi karakterler işte tam da bu doğuştan aç ve doymak bilmeyen kahramanlar olarak futbolu güzelleştiren örnekler olarak hayatımıza renk katarlar.

21 Ekim Çarşamba gecesi oynanan Lille-Galatasaray Şampiyonlar Ligi maçı sonrasında Okan Hoca, ‘İki gün önce doğum günü pastası keserken hem Lille maçını hem de derbiyi kazanmayı diledim. İlki tamam, sıra derbide.’ dedi. Okan Buruk’un açıklamalarını dinledikten sonra ‘İşte bu.’ dedim, o da doğru yolda, artık umutlanmak için sebep var diye düşündüm.

Öyle ya, Lille ile daha önce Fenerbahçe ve Trabzonspor eşleşmiş ve hiçbiri galibiyetle tanışmamışlar. Bunun yanı sıra Şampiyonlar Ligi’nde bundan önce hiçbir Fransız takımı ilk üç maçta 10 gol yememiş. Diğer bir dikkat çeken istatistik de Paris Saint-Germain-Barselona maçında olduğu gibi neredeyse aynı topla oynama yüzdesi (yüzde 46) ve pas isabeti yüzdesi (yüzde 85) ile oynayan taraflar olarak PSG ve Galatasaray’ın aynı skorlarla maçlarını kazanmış olmaları. Kaybeden rakiplerin her ikisinin de istatistiği daha yüksek, ama maçı onlar kazanamamışlar.

Ama beni asıl umutlandıran husus, hafta sonu oynanan Gençlerbirliği maçında olduğu gibi Lille maçında da Galatasaray’ın üzerindeki Osimhen odaklı maç kazanma baskısının kalkmış olması. Son iki yılda Osimhen yoksa veya etkisizse Galatasaray eksik ve güçsüz, hatta maç kazanamıyor algısı artık kırıldı. Bunda Batrakov’un büyük etkisi var. Gerek fizik gücü gerek çabukluğu gerek oyun zekâsı Galatasaray’a büyük katkı sağlıyor. Tek endişem Rusya’daki antrenman temposunu kaybetmesi sonucu güçten düşme tehlikesi.

Şampiyonlar Ligi’nde Lille karşısında aldığı üç puanla Galatasaray çok büyük bir fırsat yakaladı. Sarı-kırmızılılar Kasım ayında kendi sahasında Stuttgart ve Aston Villa ile karşılaşacak, devamında Aralık ayında AEK-Atina deplasmanına gidecek ve Ocakta yine Ali Sami Yen’de Feyenoord ile maç yapacak. Benim tahminim, bu takım iç sahadaki maçların tamamını kazanıp en az 12 puanla ilk 18’e kapağı atar. Hatta kuvvetle muhtemel deplasmanda AEK maçını da kazanıp güle oynaya gruplara kalır. Zaten maç sonu röportajında Okan Buruk bunun sinyalini verdi. ‘2027 Ocak sonunda oynayacağımız Paris’teki PSG maçına kalmadan bu işi bitirmek istiyoruz.’ dedi.

Yaz transfer döneminde yaşanan gecikmelere rağmen Galatasaray ligin ilk haftalarında tecrübesi ve oyuncularının kalitesiyle liderliğini sürdürüyor. Benim en büyük endişem Okan Buruk’un konsantrasyon eksikliği ve bunun takıma yansımasıydı. Son zamanlarda yaşanan gelişmeler, geçmiş dört şampiyonluğun kendisine bir kredi sağlamadığını anlaması ve işine dört elle sarılması bakımından eğitici bir süreç oldu Okan Buruk için. Hani sınavlara son gün çalışıp geçer not almak Türkler olarak hepimizin ortak noktasıdır ya, Okan Hoca da o misal. İşler zora girince daha başarılı oluyor. Biraz rahatlayınca hop başa sarıyor. Gevşemek ne ona ne Galatasaray’a iyi gelmiyor.

Diğer yandan sahada bunlar yaşanırken Galatasaray yönetimi neler yapıyor diye soranlarınız olacaktır. Orada değişen bir şey yok, yöneticilerin fotoğraf karesine girme çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Bu konuda başarıları yadsınamaz. Bununla kalsalar iyi, bir de kulüp üyelerinin yer aldığı WhatsApp gruplarında yazışmalara cevap yetiştirmek dalında da rekor peşindeler. Yazışmaları takip ettikleri kadar üzerlerine düşen işleri yapsalar Galatasaray bugün başka bir boyutta olabilirdi. Taraftarı müşteri gören ama “müşteri her zaman haklıdır” kuralını es geçen bir Galatasaray yönetimi var. Arkadaşlar asıl işlerini yapmıyorlar ama sonra tepki gelince panikle tüm tuşlara basıp komik duruma düşüyorlar. Lille maçı öncesi deplasman tribünü organizasyonunu kamuoyuna açıklamayı unuttular. Taraftar sosyal medyadan isyan edince bu kez daha önce hiç olmadığı kadar gereksiz bilgi bombardımanı yaptılar. Madem bu kadar korkuyorsunuz taraftar tepkisinden, önceden işi sıkı tutsaydınız ya demek istiyorum. Diyorum da…

Son günlerde Galatasaray’ın ve diğer takımların gündemini de etkileyecek TFF kaynaklı birtakım gelişmeler yaşanıyor ama kimse bu konularda ağzını açıp bir şey söylemiyor. Topal ördek konumundaki Futbol Federasyonu ve Başkanı, hiçbir şey olmamış gibi yapıp kendilerinden sonraki dönemleri de zora sokacak hayati kararlar alıyor. İlk iş A Millî Takım’ın başına Sergen Yalçın’ı getirdiler. Millî takım hocasız kalacak değil ya, illa ki birisi gelecekti. Buraya kadar her şey normal. Anormal olan, dört yıllık kontratla Sergen Yalçın’ı getirmeleri. Doğru olan, Haziran 2027’ye kadar kesin ama sonrasında yeni yönetimin onayına tâbi bir dört yıllık kontrat imzalamaktı. Durun, daha bitmedi. Bu da ne ki, asıl daha büyük bomba bir icraata imza atmaya hazırlanıyorlar. TFF’nin sallanan yönetimi Türk futbolunun en büyük gelir kaynağı olması beklenen Süper Lig naklen yayın ihalesini 2027 Ocak ayı sonundan Kasım 2026 sonuna aldı. İnsan düşünmeden edemiyor. Bu yönetim bugün yarın, muhtemelen kısa bir süre sonra istifa eden üyeler veya başka sebeplerle, normal süresinden önce seçime gidecek gibi görünüyor. Bu arkadaşlar gitmeden yıllık 500 milyon dolar, toplamda 5 yıllık 2,5 milyar dolarlık bir ihaleyi neden aceleyle yapmak isterler? Ne Kulüpler Birliği ne de kulüplerin yönetimleri henüz bu konuda tek bir şey söylemediler. Ya bizlerin bilmediği bir şeyler biliyorlar ya da uyuyorlar. Bildikleri varsa bizimle de paylaşırlarsa memnun oluruz. Belki biz yanılıyoruzdur.

Her neyse, öyle veya böyle; hem Galatasaray’da hem de Türk futbolunda yaşanan son gelişmeler bize önümüzdeki günlerde birçok alanda büyük değişimler olacağının sinyalini veriyor. Şampiyonlar Ligi’nde Lille karşısında alınan üç puan, Galatasaray özelinde telefonlarımızda sıkça kullandığımız harita aplikasyonundaki adres tarif eden ablanın “Rota yeniden oluşturuldu” cümlesini hatırlatıyor. Hayırlısı olsun.