Sözcü Televizyonu Genel Müdürü Güney Öztürk, Sözcü Televizyonu Genel Yayın Yönetmeni İpek Özbey ve Sözcü Televizyonu Ankara Temsilcisi Aslı Kurtuluş Mutlu soruyor; Bağımsız Türkiye Partisi Genel Başkanı Hüseyin Baş yanıtladı
Hüseyin Baş'ın açıklamalarından öne çıkanlar şu şekilde:
'MECLİS'TEKİ GÖRÜNTÜLER KABUL EDİLEMEZ'
"- Dün Meclis’te istenmeyen görüntüler vardı. Hani “balık baştan kokar” denir ya; baştakiler bir şey yaparsa toplum ne yapsın? Eğer meseleleri kavga ederek, yumruk atarak, bağırıp çağırarak çözeceksek bunun sonu nereye varır?
- Son zamanlarda yargı paketlerinde yer alan ve kamuoyunda da olumlu karşılanan konulardan biri trafikte kavga etmenin cezalarının artırılmasıydı. Peki bu cezalar neden artırılıyor? Ceza mekanizması ne için vardır? İnsanların bu davranışları yapmaması için. Trafikte stres yaşayan birine dahi caydırıcı kurallar koyarken, Meclis’te bu tür görüntülerin ortaya çıkması gerçekten kabul edilemez.
- Eğer bir meseleyi kürsüyü işgal ederek çözebiliyorsak ya da kürsüyü etten duvar örerek koruyabiliyorsak, yani bir şeyleri yapmanın yolu bilek gücünden geçiyorsa; o zaman neden seçim yapıyoruz, neden demokrasiden söz ediyoruz? Topluma neden bir ahlaki standart göstermeye çalışıyoruz?
- Ne yazık ki Türkiye’de böyle bir problem var. İstemediğimiz görüntüler bunlar. Ayrıca milletvekili yapan Osman Gökçek’in bu görüntüleri gururla savunması, “bir daha olsa bir daha yaparım” tavrı sergilemesi de toplumun siyasete olan umudunun her geçen gün azalmasına neden oluyor. Görüntülerde agresif ve saldırgan hareketler açıkça görülüyor. Bu tavır Türkiye adına üzücü.
- Güzel bir söz vardır: “Fikirlerimiz savaşsın isterdim ama sanırım silahsızsınız bayım.” Biz milletvekillerini Meclis’e fikirlerini ortaya koysunlar diye gönderiyoruz. İdeolojiler, söylemler, geleceğe dair tasavvurlar tartışılsın diye gönderiyoruz. Toplumun büyük çoğunluğunun hayal bile edemeyeceği maaşlar ve imkânlarla orada görev yapıyorlar. Ama günün sonunda fikirler değil, yumruklar konuşuyor.
- Bu Türkiye adına kabul edilemez ve utanç verici bir durumdur. Üstelik milletvekilinin babası, eski bir belediye başkanı olarak bunu gururla savunabiliyor. Oysa belediye dönemine ilişkin özellikle mali konular hâlâ tartışılıyor ve aydınlatılmıyor. Bu da Türkiye adına üzücü bir tablo.
- Meclis aritmetiği değişmediği sürece benzer görüntüler yaşanabilir. Çok yakın zamanda, emeklilik zamlarının konuşulduğu oturumda da kavga görüntüleri ortaya çıkmıştı."

'PROTESTO HAKKINI ELEŞTİREMEZSİNİZ'
"- Meclis’te bir iktidar, bir muhalefet ve bir de Cumhurbaşkanlığı makamı var. Sistem bu şekilde yapılandırılmış durumda. Ancak Meclis’te bir şey tartışmanın pratikte ne kadar etkisi var? Cumhurbaşkanı kararnamesiyle pek çok konu karara bağlanabiliyor. Atamalar yapılabiliyor. Kararname yoluyla düzenlemeler yapılabiliyor. Bu durumda Meclis’in işlevi ne kadar kalıyor?
- Muhalefet sayısal olarak azınlıkta ve parçalı bir yapıda. İktidar ise blok halinde hareket ediyor. Böyle bir tabloda sözlü karşılıklılık ortadan kalktığında bağırış çağırış kaçınılmaz hale geliyor.
- Elbette kavga kabul edilemez; ancak protesto hakkını da eleştiremezsiniz. Muhalefet Meclis’te protesto yapabilir. Yeni göreve getirilen Adalet Bakanı Sayın Akın Gürlek’in başsavcılık dönemi kamuoyunda tartışmalıydı ve bu zaten aylardır gündemdeydi. Muhalefet de buna ilişkin protesto yapacaktır. Bunu neden demokrasiye aykırı veya barbarlık olarak nitelendiriyoruz?
- Demokrasi “%52 oy aldım, her şeyi yaparım” demek değildir. %52’nin taleplerini yerine getirirken %48’in de haklarını gözetmektir. Aksi hâlde güçlünün güçsüzü ezdiği bir düzen ortaya çıkar ki bu 21. yüzyıl demokrasisi değildir.
- Karşılıklılık ortadan kalktığında birileri bağırmak zorunda kalıyor. Siyaseti geren esas olarak iktidarın uygulamalarıdır; ancak muhalefetin tepkisi de yumrukla karşılık bulunca ortaya kötü görüntüler çıkıyor.
'SEÇİME GİDEN BİR TABLO YOK'
"- Siyasetten bağımsız bir fotoğraf okuması yapayım. Bu tablo ve atamalar “dövmeye gelen bir iktidar” görüntüsü veriyor. Türkiye’nin nereye evrileceği konusunda kesin konuşmak istemem. Ancak resim sertleşmeye işaret ediyor.
- Bence bu değişiklikler seçime giden bir Türkiye’nin değil, seçime gitmeyen bir Türkiye’nin değişiklikleri. Çünkü bu ortamda seçime gidilmez. Yapılanların iktidara oy kazandırmadığı, aksine kaybettirdiği biliniyor. Buna rağmen devam ediliyor.
- Türkiye son iki yılda daha önce yaşamadığı bir atmosferden geçiyor. Baskılar elbette vardı ama bu kadar yoğun değildi.
- Bir örnek vereyim: Viyana’daydım. Türkiye’den bir aktörü sokakta gördüm. Yaklaşık altı ay önce uyuşturucu soruşturması kapsamında gözaltına alınmıştı. O an aklıma gelen tek şey “uyuşturucu” oldu. Testinin sonucu neydi, hatırlamıyorum. İşte bu, lekelenmeme hakkının ihlalidir. Zihinde kalan sadece suç isnadıdır.
- Ben de Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla yargılandım. On ay yurt dışı yasağı ve haftalık imza şartı uygulandı. Sonunda beraat ettim. Oysa adli kontrol, normalde tutuklanması gereken bir suçta uygulanan bir tedbirdir. Beraatle sonuçlanan bir dosyada bu tedbir uygulanmış oldu.
- Benzer şekilde birçok siyasetçi, belediye başkanı, gazeteci, akademisyen, sanatçı yargı süreçleri yaşıyor. Toplumu yönlendirebilen isimler aynı anda karşı karşıya kalıyor. Böyle bir tabloda farklı görüşlere sahip insanlar dahi ortak zeminde buluşabiliyor.
- Benim kanaatim şu: Bu tablo seçime yakın bir Türkiye görüntüsü vermiyor. Seçime gidilecek olsa emekli maaşları artırılır, asgari ücret yükseltilir, hukuk alanında rahatlatıcı adımlar atılır. Oysa şu an daha sert bir atmosfer söz konusu.
- Türkiye’nin hangi yöne evrileceğini zaman gösterecek. Ancak mevcut tablo, sertleşmenin artabileceğine işaret ediyor."
'TÜRKİYE'DE İTİRAZ EDEN BİR SES YOK'
"- Amerika’daki muhalefetin varlığını ve güçlü olduğunu biz siyasetçiden değil, Amerika’daki ünlü isimlerden biliyoruz.
- Mesela Donald Trump daha ne yaptı yeni? Cardi B’yle birlikte bir mitinge çıktı. Ne demek istiyor? Dünyaya bakın, Amerika’ya değil, emin olun buna. Dünyaya diyor ki: “Bak, sanatçı da benim arkamda.” Toplum benim arkamda demek istiyor. Şu anda dünyadaki en büyük kavga siyasetçiler arasında meşruiyet kavgası. Ben öyle gözlemliyorum. Ya da Bad Bunny ile görüyoruz.
- O zaman piramidi kurayım; Piramit şu: Yukarıda siyaset birleşecek. Yukarıda siyaset birleşince topluma güven gelecek. Topluma güven geldiğinde akademisyen, sanatçı, iş dünyası buna katkı sağlamak isteyecek. Bu katkı sağlandığında toplum kendindeki o gücü görecek. Ve uluslararası camia diyecek ki: “Aa, Türkiye’de itiraz eden bir ses varmış.”
- Bugün yok. Bugün dışarıdan Amerika’dan, Çin’den, Rusya’dan Türkiye’ye baktığınızda şunu görürsünüz: Türkiye’nin en büyük ikinci belediyesinin başkanı ana muhalefetten istifa edip iktidar partisine geçti. Konu bu kadardır. Hiç kimse ona dosya açılmış, aslında baskıya maruz kalmış, o baskıya boyun eğmiş; kimse buna bakmaz.
- (Ekrem İmamoğlu bu ilişkiyi kurabilecek doğru isim miydi?) Bu ilişkiyi kuruyordu bence bir noktada. Bu görüldü. O yüzden zaten tehdit oluşturdu. Ben Ekrem Bey’in, bu arada tekrar selam yollayalım ama, çok güçlü bir siyasi ideolog olduğunu veya çok güçlü bir fikir yapısı olduğunu düşünen tarafta değilim. Ama Ekrem Bey’in çok güçlü bir iletişim yapısı var. Benden güçlü olmasın… Bunu samimiyetle söylüyorum. Belki de bunu gördü.
'ATATÜRK DİNSİZDİ ALGISI AKTARILIYOR'
Türkiye’de planlı olarak yanlış anlatılan, aktarılan bir gerçeklik var. O da şudur: “Atatürk dinsizdir. Atatürk’ün dinsizliği karşısında Müslüman bazı unsurlar Milli Mücadele döneminde Atatürk’le kavga etmiştir” gibi bir algı oturtulmaya çalışıldı. Halbuki gerçeklik bunun tam aksiydi. Atatürk gerçek bir Müslümandı. Atatürk inançlı bir insandı. Atatürk dinine çok bağlı ve saygılı bir insandı. Dini yaşantısı bir standart Güney Bey gibi değildi belki veya Hüseyin Bey gibi değildi. Yani hiçbirimiz gibi olmayabilirdi ama Atatürk inançlı bir insandı.
Dolayısıyla bu yozlaştırıldıkça Atatürk’ün karşısındaki isimleri sevmek, saymak, onlara karşı iyi duygular beslemek dinin gereği gibi aktarıldı ve anlatıldı. Ama gerçeklik bunun aksiydi.
Dolayısıyla Türkiye’de bu algı bozulması olduğundan dolayı bizim çizgimiz tam olarak net oturtulamıyor genel olarak kesimler tarafından. Ama çizgimiz şu: Biz vatanına milletine bağlı insanlarız, milliyetçiyiz ama Atatürk milliyetçisiyiz. İnançlı insanlarız ama ben inancımı kendim yaşarım. Başkasının inancı beni zerre kadar ilgilendirmez. İlgilendirmesini de doğru bulmam. Bunu söylemek bile bence çok yanlış bir durum.
(Laikliği nasıl tanımlıyorsunuz?) Şöyle tanımlıyorum: Atatürk’ün laiklik yaklaşımı olmasaydı bugün ben inandığım dini yaşayamazdım. Olaya bakış açım bu.
Laiklik dinsizlik değildir; bunu ben muhafazakâr ve mütedeyyin seçmen kardeşlerime söylüyorum. Bilakis laiklik, insanların dinini yaşama hürriyetidir. Laiklik olmasaydı bu ülkede Hüseyin, Ahmet’in dayattığı dini yaşayacaktı. Bugün laiklik olduğu için Hüseyin kendi inandığı inancını yaşayabiliyor.
Laiklik dinin emniyet sübabıdır benim gözümde. Neden? Çünkü hiç kimse kimseye bir din dayatamaz, bir inanç yaşatamaz. Ama laiklik kimsenin dinini yaşamasının önünde bir engel değildir. İsteyen istediği gibi dinini yaşayabilir.
Toplumu ve insanları hurafelerden muhafaza etmek için devletin bir rolü olmalı. Yani dini oradan, devleti oradan tamamen çekmek değil benim kastım. Ama devlet işlerini dinden bağımsız hale getirmek.
Diyanet diye bir mekanizmamız var. Bu Diyanet mekanizmasını kuran Atatürk. Mesela biz “Kızılay çok yanlış işler yapıyor” diyoruz ve toplumda itirazlar geliyor ama “Kızılay’ı kapatalım” diyen görmüyoruz. Diyanet de çok yanlış işler yapıyor, bence de çok yanlış işler yapıyor. Ama “Diyanet’i kapatalım” demek doğru değil.
Diyanet olmazsa dini bozan çok insan çıkacak. Ama Diyanet’in doğru işlemesi gerekiyor. Şu anda yanlış. Dolayısıyla Türkiye’deki öbekleşme, cemaatleşme gibi şeylerin önünü açan Diyanet’in işlevsiz olmasıydı.
Atatürk’ün kurguladığı Diyanet şuydu: İnsanlara yaşayabilecekleri bir dini ortam sağlıyordu ve gerçekten modern, çağdaş, çağa uygun bakış açılarını ortaya koyuyordu. Dolayısıyla insanlar hurafelerden kendini muhafaza ediyordu. Belli insanların altında dini baskıdan kendini koruyabiliyordu."
5 YIL SONRA CUMHURBAŞKANI ADAYI OLABİLİRİM
"Olabildiğince kısa anlatayım. 40 yaş kuralı anayasada var olan bir kural. Dolayısıyla ben 35 yaşında bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, bir cumhurbaşkanı adayının üniversite mezunu olması — ki benim diplomamla ilgili bir şüphe yok — ve 40 yaşını doldurmuş olması gerektiğini ifade ediyorum. Cumhurbaşkanı adayının bu koşulları sağlaması gerekiyor.
Biz de 35 yaşındayız, zamanımızı bekliyoruz. Yani 5 yıl sonra aday olabiliyoruz gibi bir durum var.
Bundan önceki süreçte, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu geldiğinde bizden destek talep ettiler. Ben o süreci şöyle özetleyeyim: Kendisine açıkça şunu ifade ettim; Türkiye’de değişimin olması gerektiğini düşünüyoruz ve sizi destekleyeceğimizi buradan ifade ediyoruz. Burada problem yok. Fakat Bağımsız Türkiye Partisi’nin fikirlerinin, düşüncelerinin ve söylemlerinin — ki bunlar Atatürk çizgisinde, cumhuriyet ve bağımsızlık fikrini savunan düşünce ve söylemlerdir — Meclis’te temsil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda Cumhuriyet Halk Partisi ile birlikte hareket edebiliriz şeklinde söyledik.
'KILIÇDAROĞLU SÖZÜNÜ TUTMADI'
Bunlar Cumhuriyet Halk Partisi tarafından karşılıksız bırakıldı. Nitekim 39 milletvekili, biliyorsunuz, Cumhuriyet Halk Partisi sıralarından Meclis’e girdiler. Hatta bunlardan birisi Saadullah Ergin’di.
(Kemal Kılıçdaroğlu size verdiği sözü tutmadı mı?) Evet, sözü tutmadı. Yani söz… Şimdi çıkarı verdim der, bilmiyorum."