Merkez bankalarının hükümetlerden bağımsız olması gerektiği fikri, bankacılık tarihi kadar eskidir. Ancak bugün bu kadim ilke, küresel ölçekte eşi benzeri görülmemiş bir kuşatma altında.

İngiliz ekonomi dergisi The Economist'in analizine göre ABD Başkanı Donald Trump’ın Federal Rezerv (Fed) üzerindeki sistematik baskısı, Fed Başkanı Jerome Powell’ın merkez bankası genel merkezinin restorasyon maliyetleriyle ilgili bir soruşturma kapsamında ifadeye çağrılmasıyla yeni bir boyuta taşındı. Powell, hakkında bir ceza davası açılması tehdidiyle karşı karşıya kalırken, bu durum küresel ekonomi çevrelerinde "bağımsızlığa vurulan en ağır darbe" olarak yorumlanıyor.

KÜRESEL BİR AKIM: PARA POLİTİKASINDA SİYASETİN AYAK SESLERİ

Trump yönetimi, Fed’in bağımsızlığına karşı en sert saldırıyı gerçekleştirse de bu durum sadece ABD’ye özgü değil. Dünyanın dört bir yanında siyasetçiler, para politikasına müdahale etmek için fırsat kolluyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası şekillenen, düşük enflasyon ve ekonomik istikrarın teminatı olarak görülen "bağımsız merkez bankası" modeli, artık çantada keklik değil.

1980’li yıllarda akademik çalışmalarla desteklenen ve 1990’larda gelişmekte olan piyasalarda enflasyon farkını kapatan bu model, bugün borç batağındaki hükümetlerin hedefinde. Kamunun devasa borç yükü, faiz kararlarını artık sadece ekonomik değil, doğrudan bütçeyi etkileyen siyasi bir mesele haline getirmiş durumda.

JAPONYA'DAN İNGİLTERE'YE: POPÜLİST FAİZ YAKLAŞIMI

Sadece Washington’da değil, Tokyo ve Londra’da da sular ısınıyor. Japonya’nın yeni Başbakanı Takaichi Sanae, koltuğa oturmadan önce faiz artışlarını "aptallık" olarak nitelendirmişti. Her ne kadar göreve gelince söylemini yumuşatsa da, Japonya’nın GSYH’sinin yüzde 130’una ulaşan net borcu, Merkez Bankası (BoJ) ile hükümeti her an karşı karşıya getirebilir.

İngiltere’de ise anketlerde öne çıkan sağcı Reform UK ve solcu Yeşiller, Merkez Bankası’nın (BoE) ticari bankalara ödediği faizleri kesmeyi öneriyor. Bu durum, bankayı hükümet için bir "nakit makinesine" dönüştürme riski taşıyor. Reform UK’in "faiz kararları dahil her şey tartışmaya açık olmalı" çıkışı, İngiliz ekonomisinin en prestijli kurumu "Old Lady"nin geleceğini tehdit ediyor.

AVRUPA'NIN YUMUŞAK KARNI: BORÇ KRİZİ VE FRANSA

Avrupa Merkez Bankası (ECB), kurucu anlaşmalarla siyasetten en iyi korunan kale gibi görünse de savunma harcamaları ve yaşlanan nüfus nedeniyle artan borçlar bu kaleyi sarsıyor. Özellikle Fransa’nın %115’i aşan borç yükü ve yüzde 5’lik bütçe açığı, ECB’yi siyasi bir krizin eşiğine itiyor. Fransa’da aşırı sağın yükselen yıldızı Jordan Bardella’nın "Fransız borcu konusunda ECB ile tartışmaktan kaçınamayacağız" sözleri, Euro bölgesi için yeni bir fırtınanın habercisi.

GELİŞMEKTE OALN PİYASALARDA "YÜK PAYLAŞIMI"

Gelişmiş ülkelerdeki bu gerileme, kurumsallaşmanın daha zayıf olduğu gelişmekte olan piyasaları da etkiliyor:

Endonezya: Merkez Bankası, hükümetin projelerini finanse etmek için "yük paylaşımı" adı altında bütçeye kaynak aktarmaya başladı.

Nijerya ve Türkiye: Merkez bankacıları son yıllarda görevden almalar, kovuşturmalar ve hukuki baskılarla karşı karşıya kaldı.

Gana: Ekonomik krizle birlikte para otoritesi üzerindeki siyasi baskı tırmandı.

PİYASALAR NEDEN SESSİZ?

Tüm bu gerilime rağmen tahvil piyasalarının sakin kalması dikkat çekici. Bunun iki muhtemel sebebi var: Birincisi, Powell’ın ve ona destek veren Cumhuriyetçi senatörlerin Trump’a karşı gösterdiği direnç. İkincisi ise siyasetçilerin "enflasyonun sandıktaki yıkıcı gücünden" korkması. 1980'de Jimmy Carter ve 2024'te Kamala Harris, yüksek enflasyonun bedelini seçim kaybederek ödediler.

Sonuç olarak, merkez bankalarının bağımsızlığına yönelik saldırılar artsa da, rüştünü defalarca ispatlamış bu modelden vazgeçmek büyük bir kumar. Siyasetçilerin itidalli davranmasına bel bağlamak yerine, bağımsız kurumlara sahip çıkmak küresel ekonomi için en güvenli liman olmaya devam ediyor.