İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, SÖZCÜ TV’de 'Liderler Özel' programına konuk oluyor. SÖZCÜ TV Genel Müdürü Güney Öztürk, SÖZCÜ TV Genel Yayın Yönetmeni İpek Özbey ve SÖZCÜ TV Ankara Temsilcisi Aslı Kurtuluş Mutlu'nun soruları yanıtlayan Dervişoğlu, gündeme ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulunuyor
Dervişoğlu'nun, SÖZCÜ TV’ye yaptığı açıklamalardan öne çıkan ifadeler şöyle:
'CHP İLE BAZI NOKTALARDA ORTAKLAŞIYORUZ'
"- Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlarla alakalı olarak genellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin değerli Genel Başkanı’yla bazı alanlarda ortaklaşıyoruz.
- Ama bu süreçle alakalı olarak İYİ Parti’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulan komisyona katılmaması münasebetiyle diğer partilerden ayrıştığını görüyoruz. Bu da dışarıdan bakıldığında, belki siyaseten bir fikir ayrılığı varmış gibi bir izlenim oluşmasına vesile oluyor.
- Cumhuriyet Halk Partisi ile her şeye aynı pencereden bakarak değerlendirmiyoruz. Bunu her fırsatta da söylüyorum. Hassasiyetlerimizin önemsenmesi gerektiğini ifade ediyorum ve bu hassasiyetleri kamuoyuna açık bir biçimde dile getiriyorum.
- Bu süreç nasıl başlatıldı? Bu sürecin komisyon aşamasına gelinceye kadar olan takviminde neler yaşandı? Komisyon kurulduktan sonra neler oldu? Bir terör örgütü liderinin devletle eşitlenmesine katkı sağlayabilecek hangi yanlış adımlar atıldı? Bunların tamamını kamuoyuna açık şekilde ifade ediyorum.
- “Şu parti bunun sorumlusudur, bu parti değildir” penceresinden de bakmıyorum. Ama en başından itibaren bir duruş sergilenmesi gerektiğini söylüyorum ve bunu bütün samimiyetimle ifade ediyorum. Ayrıca bu süreçte siyaseten bazı konulardan istifade etmeye yönelik bir gayretin sahibi olmadığımı da biliyorsunuz. Ben Türkiye için konuşuyorum."
'HAYIR OYUMUZLA MEŞRULAŞTIRMAK İSTEMEDİK'
"- O komisyona katılmamamızın gerekçesini de defalarca kamuoyuyla paylaştım. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kurulmuş bir komisyonla bütün siyasi partileri eşitlemek ve terör örgütünün emellerine hizmet edebilmek amacıyla bazı siyasi manevraların döndüğünü biliyorum.
- Dolayısıyla biz komisyona katılmış olsak bile, hayır oylarımızla kendi kararlarını meşrulaştıracak bir zemin arayışı içerisinde olduklarını da gözlemlemiştim. Bunu da kamuoyuyla paylaştım.
- Bu komisyon kurulmadan önce bir süreç başlatıldı. “Hangi mesafeyi aldık?” sorusuna toplum olarak cevap aramamız lazım. Ben en başında söyledim: Atılan bu adımlar, Türkiye’nin tartışılmazlarını tartışma masasına yatıracak ve uzun vadede Türkiye’nin başına bela olacak.
- Milli varlığımız tartışılacak, milli kimliğimiz tartışılacak, üniter yapı tartışılacak. Bir eşkıya başının devletle eşitlenmesine bağlı olarak, toplumun bir kesiminin temsilcisi gibi anılmasına vesile olacak türden kaygılarımı hep paylaştım.
- Bugün haklı olduğumuzu, haklı çıktığımızı görüyorum. Ama haklı çıktık diye bir memnuniyet duyduğumu söyleyemem. Keşke bunlar hiç yaşanmasaydı; tartışma masasına yatırılmasaydı; vatandaşlık tanımı üzerinden milli kimliğimizi zaafa uğratabilecek adımlar atılmasaydı da ben keşke haksız çıksaydım.
- Bugün gelinen noktada görüyoruz ki bazı değerlendirmeler önümüzdeki dönemlerde yine sıkıntı yaratacak şekilde cereyan ediyor. Ben de buna bağlı olarak uyarılarımı sürdürüyorum."
ERDOĞAN'IN ADAYLIĞI
"- (Erdoğan’ın adaylığı) Cumhurbaşkanlığı’nın devam etmesi, Sayın Erdoğan’ın öncelikle erken seçimi mümkün kılabilecek nitelikli bir çoğunluğa sahip olmasından geçiyor. Eğer Anayasa’yı değiştirebilecek 400 sayısına ulaşması mümkün olursa, o zaman bu rejimi katmerli hâle getirme imkânı da beraberinde gelir.
- Ama ben şuradan bakıyorum: Türkiye’yi yönetenler açısından bile bu sistemle sürdürülebilir bir düzen inşasının mümkün görülmediği kanaatini taşıyorum. Elbette Sayın Cumhurbaşkanı kendi dönemini katmerlemek isteyebilir. Zaten Anayasa’ya göre en fazla iki defa seçiliyorsunuz. Sayın Cumhurbaşkanı üçüncü defa seçildi.
- Şimdi Meclis erken seçim kararı alabilecek nitelikli bir çoğunluğu yakalarsa, yeniden seçilebilme imkanı doğacak. Rejimi daha da tek adam eksenine evirebilecek adımların atılması planlanıyorsa, bu ancak bir anayasa değişikliğiyle, yani parlamentoda 400 milletvekili sayısına ulaşıldığında mümkün olabilir.
- Bu senaryoların hepsi konuşulabilir, mümkündür. Ama az olan bu ittifakların arkasında Sayın Cumhurbaşkanı’nın siyasi hesaplarının yattığı da bir gerçektir."
'KÜRT MESELESİ VE TERÖR MESELESİ'
"- Meseleye nereden baktığınızla ilişkilendirmek lazım. Kimliğimizden kaynaklanan bir sorunla karşı karşıyaysak, ayrıştırarak bir çözüm yolu bulmak mümkün değil. Ama ben Türkiye’de kimlikten kaynaklanan bir problem yaşandığı kanaatinde değilim.
- Bugün hangi sorun kimliğimizden kaynaklı olarak tartışılıyor? Dolayısıyla bir terör örgütü var. Ben en başından beri bu meseleye doğrudan bir reddiye oluşturmak peşinde değilim. Elbette bu ülkenin problemleri varsa konuşulmalı; ama doğru bir zeminde konuşulmalı.
- Bir terör örgütü liderinin yol göstericiliğinde tanzim ve inşa edilmiş bir sürecin faydalı sonuçlar doğurabileceğini söylemek mümkün değil. O bakımdan, bunu bunun dışında tutarak sağlıklı bir sonuç elde edemeyiz fikrine katılmıyorum.
- Doğru bir başlangıç yapmak lazım. Türkiye’de ne konuşulması gerekiyordu ya da bu süreç başladığından beri Türkiye neyi konuştu? Bugün İmralı’da yapılan görüşmelerin tutanakları üzerinden bile son derece önemli tartışmalar yaşanıyor.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oraya gönderdiği kişiler, komisyona dahil olanlar, alt komisyon niteliğinde görüşmeler yaptı. Ama bu tutanakların sıhhat derecesiyle ilgili bile sağlıklı bir değerlendirme yapamıyoruz. Yani ortada konuşulmuş net bir şey yok.
- Buna “çözüm süreci” derseniz, çözüme dair sonuçlar ortaya çıkması gerekir. Ben bunu “havanda su dövmek” olarak tanımlıyorum. Elde edilmiş bir mesafe olduğu kanaatini taşımıyorum.
- (Suriye’de gelinen durum) Bu tür olayları yaşandığı yerde değerlendirmek lazım. Türkiye’de terör örgütünün terör yapabilecek kabiliyeti zaten Türk Silahlı Kuvvetleri ve güvenlik güçlerimiz tarafından sınırlandırılmıştı.
- Bu süreç, bence örgütün siyasal varlığına can suyu vermekten başka bir anlam ifade etmedi. Daha önce de “Türkiye’de 80 civarında terörist kaldı, ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz” denmedi mi? Birinci açılım sürecinde de benzer şeyler yaşandı ve sonunda hendek terörü faciasıyla karşı karşıya kaldık.
'PKK SURİYE'DE VARLIĞINI SÜRDÜRÜYOR'
"- Suriye’deki gelişmelere bakarak elde edilmiş büyük bir zafer varmış gibi davranmak yerinde değil. İsrail’in beklentileri ayrı, ABD’nin farklılaştığı alanlar var. İsrail bölünmüş yapılarla kontrolü amaçlarken, ABD tekçi ama kontrol edilebilir devlet anlayışını benimsiyor.
- Türkiye bu tabloya kendi güvenliği penceresinden bakmak zorunda. Fırat’ın doğusunda SDG unsurları uzun vadede tehdit oluşturacak şekilde konuşlanıyorsa, burada bir zaferden söz edilemez.
- PKK yalnızca Türkiye’deki yapıdan ibaret değil. Bir çatı örgütü var: KCK. Irak’ta, Suriye’de, Türkiye’de farklı adlarla varlığını sürdürüyor. Bunların tamamı silah bırakmadığı sürece güvenlik problemimiz ortadan kalkmış sayılmaz.
- Abdullah Öcalan denen caninin bu yapıların tamamı üzerinde mutlak hâkimiyeti olduğu da varsayılamaz. Türkiye neyle karşı karşıya olduğunu doğru anlamalı ve geleceğiyle ilgili tedbirleri almak zorundadır.
- Zaten mümkün olamaz. Kimler tarafından eğitilip donatıldıkları, kimler tarafından silahlandırıldıkları herkesin malumu. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Amerika Birleşik Devletleri’nin 60 bin tır silah yardımı yaptığını söyledi.
- ABD’nin eğittiği, donattığı, ordulaştırdığı bir yapının İmralı’daki bir katilin sözüyle silah bırakacağını düşünmek, akıldan varesta bir durumdur."
ÖCALAN'DAN BAHÇELİ'YE KİLİM HEDİYESİ
- (Öcalan'ın Bahçeli'ye "Barış ve Demokrasi Kilimi" hediyesi) O ismi Sayın Bahçeli verdi kilime. Sayın Bahçeli, süreçlere, kilimlere, hatıralara isim vermekte mahirdir. Dolayısıyla kilimi gönderenin, o kilimi ne amaçla gönderdiğinin doğru anlaşılması lazım. O değerlendirmeyi yapmak gerekiyor.
- Kilim getirilmiş, ancak neredeyse bir ay sonra o kilimin geldiğine dair fotoğraflar paylaşıldı. Demek ki bir zamanlama gerekiyordu ve o zamanlama da oyunun kurgulayıcıları tarafından uygulandı. Ben meseleye böyle bakıyorum.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu komisyon kurulurken —sizler de gayet iyi hatırlarsınız— ben, komisyonun kuruluş maksadından çok kuruluş biçimi hakkında eleştirilerimi dile getirmiştim. Bir komisyon kuruldu; kararlarını salt çoğunlukla alacak şekilde yapılandırıldı. Komisyonu kuranlar tarafından şekillendirildi. Karar yeter sayısına uygun biçimde partilere üye dağıtıldı.
- İktidar ve DEM Parti dışındaki siyasi partiler, aslında komisyonun kuruluş aşamasında figüran hâline getirildi. Muhalefetin, komisyonun kuruluş biçimi itibarıyla bir şeyi değiştirebilecek sayısal çoğunluğu yoktu. Eğer böyle olsaydı, bugün bu konuları farklı şekilde konuşabilirdik.
- Daha önce kurulmuş uzlaşma komisyonlarında olduğu gibi, bütün siyasi partiler eşit sayıda üyeyle temsil edilseydi, fikirlerimizi elbette farklı bir biçimde ifade edebilme imkânına sahip olurduk. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nın, hangi partiye kaç komisyon üyesi düşeceğini belirlerken, adeta hesaplanmış bir biçimde nitelikli çoğunluğu iktidar grubuyla DEM Parti ortaklığına verdiği bir komisyon yapısı oluşturuldu. Dolayısıyla orada söyledikleriniz, figüran olma vasfının dışına çıkamıyor. Bugün olduğu gibi.
- Şimdi bahsettiğiniz, önce 4 sayfa olarak açıklanan İmralı raporu, bugün ne oldu da 16 sayfaya çıktı? Ayrıca bunun 60 sayfanın üzerinde olduğu söyleniyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi dışında birtakım birimlerce komisyon tutanaklarının redakte edildiği ifade ediliyor.
- Ben bunu birçok konuşmamda Sayın Meclis Başkanı’na da söyledim: Bir komisyon gönderiyorsunuz ama o komisyonun tutanaklarını tutmaya bile muktedir değilsiniz. Alt komisyon niteliğindeki, partilerden seçilmiş üyeler İmralı’ya gitti; tutanağı başkası tuttu, redaksiyonunu başkası yaptı. Önce 4 sayfa yayımlandı, sonra 12 sayfa daha yayımlandı.
- “Ne işliyor?” sorusuna Türk siyasetinin ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin cevap bulması lazım.
- Komisyonun yaptığı bu ziyarete bağlı olarak yayımlanan tutanağa DEM Parti’nin itiraz ettiğini ve son derece tepkili davrandığını da görüyorsunuz. Abdullah Öcalan’ı oraya gidip canlı yayın yapma imkânı olsa da yapsanız… herkes onun ne olduğunu bir görse diye de arzularım.
- Bir televizyon kuruluşunu gönderebilirler. TRT’yi göndersinler, TRT Kürdi’yi göndersinler. Abdullah Öcalan’la orada üç saat mülakat yapsınlar. Abdullah Öcalan’ın kim olduğunu bu millet de bir görsün.
- Türkiye’de sosyolog mu kalmadı, jeopolitik uzmanı mı kalmadı, stratejist mi kalmadı, tarihçi mi kalmadı da biz nasıl bir adama muhtaç olduk? Devlet olarak kimden medet umduğumuzu bu millet bir görsün.
'KÜRTLERİ OY DEPOSU OLARAK GÖRMÜYORUM'
- Ben açılım süreciyle ya da bu komisyon süreciyle ilgili, ihanet süreci diye tanımladığım; devletle İmralı canisinin eşitlenmesi sürecine tepki gösterdiğim andan itibaren ilk il dışı, Ankara dışı ziyaretimi Diyarbakır’da gerçekleştirdim. Orada Diyarbakır Barosu’nun yetkililerine, gazetecilere ve sivil toplum kuruluşlarına bu görüşlerimi anlattım.
- Bakın, ben Kürtleri bir oy deposu olarak görmüyorum. Ben Kürtleri bu ülkenin eşit ve onurlu vatandaşları olarak görüyorum. Dolayısıyla siyasi dengeler içinde hangi siyasi partilerle ittifak kurulması gerektiği sorusunun cevabını etnik kökende aramıyorum. Bütün bunları söylerken yaptığım şeyin, aslında Kürtler için de bir savunma hattı oluşturmak anlamına geldiğini ifade ediyorum. Bunu her yerde söylüyorum.
- Şimdi anlaşılamayan bir şey var. Biz neyin tartışmasını yapıyoruz? Bunu dikkatlice değerlendirmemiz lazım.
- Suriye’de Kürtler vardı; belli bir bölgede enterne edilmişlerdi ve Suriye onları vatandaş yapmıyordu. Irak’ta Kürtler vardı; yine belli bir bölgede enterne edilmişlerdi ve Irak onları seçmen yapmıyordu. İran’da Kürtler vardı; yine bir bölgeye sıkıştırılmış vaziyetteydiler ve İran da onları memur yapmıyordu.
- Türkiye’deki Kürtlerin yüzde 60’tan fazlası Ankara’nın batısında yaşıyor. Dolayısıyla siz bütün Kürtleri, ‘PKK eşittir Kürtler’ gibi bir denklemin içine sokarsanız, bu Kürtlere yapılmış en büyük ihanet olur. Bu, kardeşlerimizle aramıza set çekmenize vesile olur.
- Bu sebeple eşit vatandaşlık kavramı gündeme geldiğinde, kavramların birbirine karışmaması için Cumhuriyet’in vatandaşlığı nasıl inşa ettiğini anlatmak mecburiyetinde kalıyorum. Cumhuriyet vatandaşlığı statüleri eşitler. Türklük, Cumhuriyet’in tanımlamasına göre bir etnik işaretleme değil, siyasal bir tanımlamadır. Türklüğün altında Türk milletini oluşturan bütün unsurlar yer alır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk milleti denir.’
- Bu kimlik eşitlemesi, bizi bölgemizde sıkıntı yaşayan ülkelerden ayırır ve milli kimliğimizle ayakta kalabildiğimiz gerçeğiyle buluşturur.
- Ben bazı çevreleri bir oy deposu olarak görmüş olsaydım, siyasette onlara karşı istifade edebileceğim alanlar da yaratabilirdim. Ben bunu yapmaktan özellikle uzak duruyorum. Gerçekler üzerinden konuşuyorum ve milletimin samimiyetime inandığını da görmek istiyorum. Bugüne kadar samimiyetimden tereddüt edildiğine dair bir emare de gözlemlemedim.
- Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde şunu iddia ediyorum: Ortaklık kurduklarından daha fazla bana güvendiklerine inanıyorum. Açık ve net söylüyorum. Bugün bir DEM’in, ortaklık kurduğu çevrelerden daha fazla benim samimiyetime inandığını düşünüyorum. Çünkü ben aklımdan geçenleri siyasi bir süzgeçten geçirmeden ifade ediyorum.
- Benim konumumda biri, süreci siyaseten ajite edip bundan beslenebilecekken, ben onlar için de bir savunma hattı kuruyorum. Türkiye’de bunu kim söyleyebilir? Ben söylüyorum ve iftiharla da söylüyorum. Bin yıllık kardeşliği yaşatabilmek için yapılması gereken doğru şeyler var."
TUNCER BAKIRHAN'IN KÜRTÇE KONUŞMASI
"- Siz ona Çerkezce cevap verseydiniz ne diyecekti? Ya da Abhazca, Gürcüce, Arapça cevap verseydiniz?
- Aslında bu bir itiraftır. Müşterek bir kimliğe ihtiyacımız olduğunu ve bölünmez bütünlüğü muhafaza edebilmek için Türk milli kimliğine neden ihtiyaç duyduğumuzun da delili olarak değerlendirilmelidir.
- Eşit ve onurlu vatandaşlarız diyoruz. Ancak ‘eşit vatandaşlık’ kavramı, 90’lardan sonra liberal dalganın sert estiği dönemde nasıl tartışıldı ve Yugoslavya’da neye sebep oldu, buna bakmak gerekir.
- Biz bireysel anlamda mı eşit vatandaşlık arıyoruz, yoksa ‘iki farklı milletiz ve kurucu unsur olarak eşit olmalıyız’ mı denilmek isteniyor? Eğer ikincisi kastediliyorsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin felsefesinin bunu kabul edebilmesi mümkün değildir.
- Bu şu anlama gelir: Ben kendi yaşadığım coğrafyada egemenim, diğer yerlerde de ortağız demek. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, egemenlik haklarına yönelik böyle bir yaklaşımı masum göremez.”
'SİSTEMDEN KURTULMANIN YOLUNU BULMAK LAZIM'
"- Tek başına iktidar diye bir şey yok. Tek başına iktidar Cumhurbaşkanı. Yeni sisteme adapte olmakta zorlanıyoruz. Bu sistemden tek başına kurtulmanın yollarını aramak lazım. Bu sistem Türkiye'ye ağır geliyor. Siyasette sisteme alışamadı. Arzum parlamenter sistemdir."