Türkiye gündeminde bugüne kadar yaşanan her olayla ilgili Emin ağabeyin yazısı vardır. Yazdıklarının önemi ve onun haklılığı yıllar geçtikte daha da net ortaya çıkıyor. Yani, Emin Çölaşan 25 yıldır yazdıklarıyla sizi hiç aldatmadı.
Editörlüğünü Mümtaz İdil’in yaptığı “Onlar Bizi Hiç Aldatmadı ki” kitabı, Emin Çölaşan’ın Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen’le ilgili son 25 yılda yazdıklarından bir demeti içeriyor. O günlerde Çölaşan yalnız olanları değil, olacakları da yazmış. O yüzdendir ki onlar yaptıklarıyla Emin Çölaşan’ı yanıltmadı, Çölaşan da okuyucularını yanıltmadı.
Recep Tayyip Erdoğan’la ilgili yazdıkları onun Refah Partisi’nden Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı dönemine kadar gidiyor. 1994 yılında Erdoğan’ın adının karıştığı arazi yağmasından söz ediyor ve “27 Mart’ta oyunuzu Refah Partisi’ne verin. Verin de hemen ardından neler olacağını görün” diyor...
Çölaşan sizi hiç aldatmadı. Çünkü, 1998 tarihli yazısında, Recep Tayyip Erdoğan’ın verilen hapis cezasından sonra yargıyı baskı altına almak için yapılanlardan söz ediyor, “Yargı kararını açıkça protesto ediyor, yargıyı etkilemeye kalkışıyor. Bakalım filmin sonu nasıl
bitecek!” diyor.
Başbakan işaret ediyor Gül gidiyor
Değişen ne var Allah aşkına? Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, yargıda olup bitenleri eleştirdiği zaman Başbakan suratını asıyor, tepkisini konuşma biter bitmez ayrılarak gösteriyor. Danıştay Başkanlığı’nda tören düzenleniyor, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof.Dr. Metin Feyzioğlu konuşuyor, Türkiye’nin yargısının nereden nerelere geldiğini özetliyor. Başbakan oturduğu yerden “edepsizlik etme” diyor. Biliyoruz ki, Yargıtay ve Danıştay toplantılarında bundan böyle Türkiye Barolar Birliği Başkanı’nın konuşmasına artık izin verilmeyecektir...
Feyzioğlu konuşmasını bitirmeden salondan ayrılırken, başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve yanındaki bakanlara “hadi gidiyoruz” deyip hep birlikte salondan ayrılışına tanık olunuyor. Başbakan herkesi bir yolla susturmanın çabası içine girmiş. Kimisini azarlayarak, kimisini miting meydanlarında yuhalattırarak, kimilerini mahkemelere verip yüklü tazminat davaları açarak susturmak istiyor. Susanlar da oluyor.
O yüzdendir ki “susma, sustukça sıra sana gelecek” sloganının önemi giderek artıyor.
Ameliyata girmeden önce
Bakmayın siz yazıların sonuna "yıllık iznimin bir bölümünü kullanacağım için yazılarıma kısa bir süre ara veriyorum” notunun düşüldüğüne. O çoğu zaman gerçekten “yıllık izin” değildir. Ya rahatsız olan annenizin dizlerinin dibindesiniz, ya hasta yatağındaki babanızın yüzünü okşuyorsunuz, onun son günlerinde yanında bulunuyorsunuz. Bazen de kendiniz ameliyat masasındanız... Okuyucularımız bizi yıllık izinde bilmeye devam etsin...
O Pazar da öyle oldu. Ankara Koru Hastanesi’nde Prof.Dr. Hasan Biri ve ekibi tarafından yapılacak ameliyata girmeden hemen önce yazdığım üç haberi, gazetemizin merkezine ulaştırdıktan sonra, alınıp alınmadığını da sormayı ihmal etmedim. Haber ve fotoğrafları ulaşmıştı. Artık ameliyata gönül huzuru içinde girebilirdim...
Gazeteci-hastane öyküleri çoktur. Bazen derseniz “bu kadar da olmaz ki.” Gerçekten bu kadar da olmaz ki. Gazeteci, henüz köşe yazısını yazmamıştı. Ambulansla hastaneye götürülürken, ne yaptı-etti ambulansdaki görevliyi önce gazeteye gitmeye, orada çok seri bir biçimde yazısını yazana kadar zaman ayırmalarına ikna etti. Gazeteci, hastaneden önce son yazısını yazmak için hastaneden önce ambulansla çalıştığı gazeteye geldi. Ambulans rica-minnet bekletildi ve gazeteci yazısını yazdıktan sonra hastaneye büyük bir gönül rahatlığıyla götürüldü.
Yoğun bakım
odasından haber
Başka bir olayda, gazeteci bu kez hastaneye yatırılmak üzere götürülüyordu. Dönemin ünlü bir polis müdürü telefonla aradı. Kendisinin açığa alındığını, silahının alındığını, organize suç örgütlerinin hedefi olduğu biline biline kendisine böyle bir muamele yapıldığını anlatıyordu. O polis müdürüyle ilgili her haber gazetenin birinci sayfasından yer bulabiliyordu.
Gazeteci, haberi yarın yazdıracağını, bu haberden başka meslektaşlarının haberi olmayacağını tahmin ediyordu. Hastaneye geldiğinde, içeriye telefon alınmadığını öğrendi. Hemen yoğun bakım ünitesine alınacaktı.
Gazeteci, sabah, hastanenin telefonunu kullanmak için izin istediğinde bunun mümkün olmadığı söyledi. Yan odada bulunan diğer hasta, “Ben tecrübeliyim. Daha önce geldiğimde telefonumu almışlardı. Bu kez içeriye girerken yanımda telefon olmadığını söyledim. O yüzden, telefonumu kullanabilirsiniz” dedi.
Gazeteci haberini yazdırırken, telefonun sahibi de odaya “hemşire baskını”na karşı kapıda nöbet tutuyordu. Gazetecinin kısık bir sesle, hastane odasından yazdırdığı haber, ertesi gün gazetesinin birinci sayfasında
geniş bir yer bulmuştu...
Neyse, ben de “yıllık iznimin bir
bölümünü” hastanede geçirdim ve şimdi
sizlerle birlikteyim...