Reklamsız Sözcü

Sevgili Özgecan’ım…

Güloğlu, bu haftadan itibaren her pazar 'Evinizin Oğlu Murat Güloğlu' adlı köşesinde sizler için yazacak.
02:2221 Şubat 2016
Sevgili Özgecan’ım…
Güloğlu, bu haftadan itibaren her pazar 'Evinizin Oğlu Murat Güloğlu' adlı köşesinde sizler için yazacak.

Murat GÜLOĞLU

Bir yıldır aramızda yoksun. Kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, ne olmak istediğini bilmiyorum. Hayatının en güzel, belki de kaygısız zamanlarındaydın. Heyecanlıydın biliyorum. Seninle ilgili haberleri her sunuşumda bir yumru gelip oturuyor boğazıma. Düğümleniyorum. Vahşice katledildin. O son anlarını düşünmek bile zul geliyor, hayali bile ürpertiyor. Sen bir ya da bir kaç cani aramızdan aldı kopardı. Yaşasaydın belki de hiç tanımayacaktım seni ama yolumuz sevgiden geçiyordu, bir gün bir yerde mutlaka buluşurduk seninle. Sen bizim canımızdın, Özgecan'ımızdın. Senden sonra pek bir şey değişmedi Özgecan. Kadın cinayetleri daha fazla arttı belki ama şunu bil ki sen bir milatsın. Senin gibi insan olanlar, bedeninde masum bir kalp taşıyanlar için… Nur içinde yat kardeşim. Şuna çok eminim ki; cennetten buradaki cehennemi izliyorsun. Ve bizler için çok üzülüyorsundur. Sen nur içinde yat Özgecan.

Suriyelilerin ölüm botları

Mültecilere çok üzülüyoruz. Hele ki hayatlarını kaybederek kıyıya vuran mültecileri gördükçe kahroluyoruz. Bilmem kaç bin dolara anlaşarak ucuz, hiçbir işe yaramayan, görüntüde cankurtaran yeleğini boyunlarından geçirerek ölüm botlarına biniyorlar. Amaç onları kollarını açmaya tenezzül bile etmeyen Suudilere ya da Katar'a değil, medeniyete, Avrupa'ya gitmek, gidebilmek. Ama ne mümkün! Ölüm botlarına bindiriliyorlar. Son derece kalitesiz malzemeden yapılan ve yapımında bizzat Suriyelilerin çalıştırıldığı botlardan bahsediyorum. Sadece ekmek parası kazanma çaresizliği midir bu? Yoksa benim gibilerin anlayamadığı para hırsı mı? Kendi insanına bile bu kötülüğü yapan başkasına ne yapmaz? Ya da artık çok mu geç insanlık nereye gidiyor diye sormak için? Bilemedim. Bildiğim bir şey var ki; Bağzı insanlar çok kötü kalpli.

Kadınlara müjde: ‘Pembiş taksi'

Pembe taksimiz de oldu çok şükür! Aslında sadece bizim memlekette yok dünyanın bazı ülkelerinde var: bizde de Sivas hemşehrilerimiz ön ayak oldu bu uygulamaya. Dikkat çekici tabii. Neden Sivas'ta böyle bir talep yükseldi onu bilemem ama  bu ‘pembiş taksi'yi yalnızca kadınlar kullanabilecek. Dolayısıyla şoförü de kadın. Dantelli koltuk kılıfı var mıdır bilemem ama çalışma saatleri dikkat çekici. Sabah 8 ile akşam 8 arası. Yani akşam 8 sonrası kadınlar bu taksiyi kullanamayacak. Aslında baktığınızda kadınlar için en gerekli saatler akşam saatleri. Belli bir saatten sonra kadının yeri evidir diye düşünülmüş herhalde. Pembe taksi uygulamasını yakında otobüslerde, metrobüslerde, trenlerde hatta ambulans ve uçaklarda görürsek şaşırmayalım bence. Malum, perşembenin gelişi…

Erciyes'in çekiciliği

Erciyes memleketin gözbebeği kayak merkezlerinden. Havaalanına ve şehre yakınlığı büyük avantaj. Hayli de tercih edilmekte. Benim çok sevdiğim meşhur Kayseri sucuk ve pastırmasına da doymak cabası. Tabii yeni otel yatırımları da dikkat çekiyor burada. Mesela son olarak Magna Hotel, Hisarcık Tekir Yaylası'nda konuklarına merhaba dedi ki, bana kalırsa Avrupa'daki benzerleriyle kıyaslanınca gayet başarılı. Son olarak Veuve Clicquot davetlisi olarak Erciyes'teydim. Hava, pistler ve tesisler muhteşem. 27 Şubat'ta Türkiye'de bir ilk olarak ‘Dünya Snowboard Yıldızları'nın Kayseri'ye de geleceği düşünülürse, Erciyes dünya kayak ve snowboardcıları'nın da yükselen yıldızı durumunda demek ki. Gerçekten bravo.

Pazar kahvesi Zürih'te

Zürih denilince akıllara hep para ve gizli hesaplar geliyor ama bir şey daha akla gelmeli; Dadaizm yani Anarşist Sanat. 1916'da bu kentte tomurcuklanmaya başladı. Dadaizm'in doğuşunun da Cabaret Voltaire oldugu kabul edilir. Bu bahse daha sonra döneceğim ama ilk pazar kahvemizi yudumlayalım dediğim mekan, şimdi müze olan bu binanın hemen yanıbaşında. Adı da, Cafe Schober. Burası sembolleşmiş tarihi bir kafe. Küçük ve güzel dekore edilmiş, eskiyi yeniye taşımış yerel bir dükkan aslında. Zaten bakıldığında Zürih, her zaman başarılı bir kafe kültürüne sahip olmuş bir kent. Cafe Schober de bunun en güzel örneği. Bina 1314'te inşa edilmiş. 1875 yılında Theodor Schober tarafından bir konfeksiyon atölyesi ve kahve dükkanına dönüştürülmüş. Cafe nostaljik dekorasyonu, el yapımı şeker ve kekleriyle eski bir film dekorunu andırıyor. Şimdiden afiyet olsun.

Öğrenemedik gitti be!

Dil öğrenmede 50 yıl geriymişiz. Oh Shit! Uzun yıllara yayılan il öğretiminde hiç mi hiç başarılı değilmişiz. Oh F.ck!! ‘Dil dile değmeden olmaz bu işler' diyeceksiniz ama pratik yapılmaması etkili tabii öğrenememede. Müfredatın değişmesi şart. Gelen Rus ya da uzak doğuluların bir kaç ayda çatır çatır Türkçe'yi konuşabildiğini görünce en azından bu konuda ne kadar da tembel olduğumuz anlaşılabilir. Sanıyorum çekingenlik ve kusursuz konuşma isteği bu başarısızlıkta etken. Pek tabii ki dersine çalışmama durumları. Mükemmel konuşacağım diye kasarken iyi bile konuşamıyoruz. Cem Yılmaz gösterilerinde anlatıyor ya, ‘lidıl lidıl intutı midıl'. Aslında rahat olmak gerek. Fransızların dediği gibi; Mükemmel iyinin düşmanıdır. Hem saray dünyasında nasıl konuşulur bilemem ama sen sokakta derdini anlat yeter. Gerisi gelir nasılsa.

Son güncelleme: 09:4521.02.2016
SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet