Reklamsız Sözcü
ZEYNEP GÜRCANLI

Özgür Türk basını!

17 Aralık 2018

Türkiye seçim sürecine girdi.
AKP'nin Türkiye'yi uzaya açmasından…
Eli kulağında, yüksek oktanlı petrol rezervi keşfedilmesine…
Yerli helikopterden yerli uçağa; nedense hep seçim öncesine rastgelen sınır ötesi operasyona kadar yazacak çok şey var.
Bunların hepsini, -tüm kahramanlık öyküleriyle birlikte- Türkiye'de artık medya sektörünün neredeyse yüzde 90'ını oluşturan yandaş gazetecilerden sayfa sayfa, manşet manşet okuyacaksınız zaten.
O zaman bu haftalık -müsadenizle- dış politikaya biraz ara verip, biz de Türkiye'deki medyanın durumunu bir gözden geçirelim.
“Türkiye'de medya, dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar özgür…”
“Hapiste gazetecilik faaliyetinden yatan kimse yok…”
Bunları AKP sözcülerinden sürekli duyuyorsunuz. Bir de farklı açıdan bakın o zaman “özgür Türk medyasının” durumuna.
Türkiye'de medya, kontrolü hükümetin elinde olan farklı yönlerden kıskaca alınmış durumda.

MEDYAYA MALİ KISKAÇ: Doğan Grubu medyadan çıkmadan önce yazılmış milyar dolarlık cezalar bunun ilk örneğiydi. Bugünlerde, hükümetin politikalarına muhalif duran medyaya bakanlıkların rutin ya da süpriz denetimlerinin -haklı/haksız cezalarının) yanına, bir de “ilan denetimi” eklendi.
Hükümetin politikalarını alkışlamayan, küçücük de olsa eleştiride bulunan tüm medya organlarına adı konulmamış bir “ilan ambargosu” uygulanıyor.
Hükümete yakın gazetelere denk geliyorsanız, mutlaka görüyorsunuzdur; kamu bankalarının ilanlarından, bakanlıkların tam sayfa “şu ya da bu yetkilinin katılımıyla gerçekleşecek büyük açılış/temel atma” duyurularından geçilmiyor yandaş gazeteler.
Bu ilanlar, azıcık muhalefet de yapsa, diğer yayın organlarına ise verilmiyor.
Bu kadar olsa iyi.
Hükümetle iş yapan büyük firmalar da -artık ne gerekçeyledir bilinmez- muhalif yayın organlarına -kaç satarlarsa satsınlar- ilan vermekten kaçınıyorlar.
Hükümetin ortak olduğu dev şirketler -hadi tahmin edin hangi şirket mesela- muhalif gazeteleri satın almıyor, müşterilerine dağıtmıyorlar.

AKREDİTASYON KISKACI: Saray ve bakanlıklar basın organlarına ya da gazetecilere, kendisinin uygun gördüğü, hiçbir hukuki standarda uymayan bir akreditasyon sistemi uyguluyor; İstediği basın organı ya da gazeteciye akreditasyon veriyor, istemediğini yok sayıyor. Tek bir kriter var; “can sıkıcı soru sorulmaması…”
Son günlerde, “akreditasyona” uygun görülmüş gazeteciler bile özgürce soru soramıyorlar bakanlıklarda, kurumlarda. Basın müşavirleri ya önceden soruları isteyip kontrolden geçiriyor ya da bizzat kendisi, sorulacak soruyu “akredite” basın mensubuna iletiyor.

DİJİTAL MEDYAYA İZİN KISKACI: Televizyonlar zaten kuruluşu bile siyasi olan RTÜK -üyeleri parti kontenjanlarından Meclis tarafından seçiliyor- tarafından denetleniyor. Şimdi internet medyasına da RTÜK bakacak. İnternette bağımsız gazetecilik yapmaya çalışan tüm kurumlar, herhangi bir canlı yayın yapmak için RTÜK iznine ihtiyaç duyacak.
Gazetecilerin internet sitelerinde de durum pek farklı değil; BTK, herhangi bir mahkeme kararına gerek duymadan, bir gazetenin internet sitesindeki herhangi bir içeriği, haberi, köşe yazısını silebiliyor. O haberi yapan, o yazıyı yazan gazetecinin haberi bile olmuyor.

MEDYAYA MAHKEME KISKACI: En çok kullanılan yöntem “hakaret” davaları. Gazetecilerin, gazetelerin elini kolunu bağlayacak kadar büyük meblağlarla tazminat davası açıyorlar. Üstelik bu çok yüklü tazminat isteğiyle de yetinmeyip, “devlet büyüklerine hakaret ya da iftira” gerekçesiyle aynı konuda açılan ceza davaları var.
Bitmedi…
Sadece gazetecilere açılan bireysel davaların yanı sıra, bir de topluca “terör” başlığı altında açılan davalara ayrı bir başlık açmak gerekiyor.
Son dönemde gazetecilere açılan davalar “Basın Kanunu'na” göre değil de, “Terörle Mücadele Kanunu'na göre” açılır oldu.
Gazeteciye Terörle Mücadele Kanunu uyarınca dava açmak üstelik daha “etkili”, çünkü:
*Zaman aşımı yok; seneler sonra bile herhangi bir yazıdan dolayı terör suçlamasıyla dava açmak mümkün.
*Terör davasında “tazminat” değil, doğrudan hapis cezası isteniyor. Bunun da gazeteciyi, en azından oto-sansür uygulamak konusunda teşvik edebileceğine inanılıyor. Ayrıca “terör” suçuyla hakkında dava açılmış bir kişinin toplum önünde, yandaşlar tarafından itibarsızlaştırılması daha kolay oluyor.
*Gazeteciye dava terör suçlamasıyla açıldığında, siyasetçiler de kürsüye çıkıp, “hapisteki gazetecilerin hiçbiri gazetecilikten içeride değil” nutukları atabiliyorlar. Oysa “kanıt” dediğiniz sadece savcının ortaya koyduğu ya bir köşe yazısı, ya da bir televizyon programı. Başka herhangi bir maddi kanıt ise yok.

★★★

İşte bu şartlarda görev yapıyor Türkiye'de gazeteciler.
SÖZCÜ Gazetesi yöneticilerine ve yazarlarına açılan davalara bir de bu açılardan bakın.
SÖZCÜ'nün Genel Yayın Yönetmeni Metin Yılmaz, İnternet Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çetin, İnternet Yayın Koordinatörü Yücel Arı, size ulaşan SÖZCÜ Gazetesi'ni ya da SÖZCÜ'nün internet sitesini işte bu şartlar altında hazırlıyorlar.
Emin Çölaşan ve Necati Doğru hep bu “çoklu kıskacın” farkında olarak yazıyorlar.
Burada kilit kelime bu;
Yazıyorlar…
Her şeye rağmen yazıyorlar.
Hepimiz buradayız, yazıyoruz, yazmaya da devam etmeye kararlıyız.
Bir yere gitmiyoruz.
Bilin istedim…

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more