Sözcü Plus Giriş
CAN ATAKLI

İnananları bile bölmeyi başardılar

3 Eylül 2019

ANALİZ

İnananları bile bölmeyi başardılar

Kim bilir kaç kere yazıp söyledim.
Biri bana, “40 yıl sonra açılmak üzere bir mektup bıraksan, bugünü nasıl anlatırsın?” diye sorsa hiç tereddüt etmeden şunu yazarım;
“Bu dönem iktidar marifetiyle herkesin herkese düşman edildiği bir dönem. Hiçbir dönemde kin ve nefret tohumları bu kadar atılmamıştı.”
Bu iktidara destek vermeyen herkes terörist, herkes hain, herkes darbeci.
AKP dışındaki bütün partiler, eğer AKP ile iş birliği yapmıyorsa, ittifaka girmiyorsa mutlaka teröristlerle iş tutuyor demektir.
Sadece teröristlerle birlik olmanın da ötesinde, bu partilerin hepsi dış güçlerin uşağı durumunda.
İktidarın söylemi böyle.
İşin kötüsü kamuoyunun bir bölümü buna inanıyor ve içindeki kin ve nefreti sürekli suluyor.
Her alanda bu ayrımın yapılmasını şiddetle lanetlesek de bazı alanlarda bunun olabileceğine inanmıyorduk ya da inanmak istemiyorduk.
Ama sonunda o da oldu.
Bu iktidar, inanan insanlar arasına da ayrılık sokmayı başardı.
Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle aynı camide saf tutan insanlar da kavga etmeye başladı.
Cuma gününe denk gelen 30 Ağustos Zafer Bayramı, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hazırladığı cuma hutbesinde tek satırla bile yer almadı.
Buna sürekli olarak camilere giden ve hiçbir siyasi ayrım yapmadan herkesle saf tutan pek çok kişi tepki gösterdi. Ne yazık ki “Niçin 30 Ağustos'tan söz edilmiyor?” diye tepki gösterenlere saldırmak isteyenler de çıktı.
Bu çok vahim bir durumdur.
AKP iktidarı gözünü iyice kararttı. Sünni İslam anlayışı ile zaten Alevileri yok sayan iktidar, şimdi kendi mezhepçi anlayışında da ayırımcılığa başladı.
Bu tehlikeli gidiş durdurulmazsa aynı inanca mensup insanlar arasındaki ayrışma daha da artabilir ve aklımıza gelmeyen gelişmeler yaşanabilir.
Bu açıdan bakınca Diyanet İşleri'nin başına oturtulan kişi derhal istifa etmelidir.
Göreve geldiği günden beri Atatürk ve Cumhuriyet değerleri ile barışık olmadığını her fırsatta vurgulamaktan kaçınmayan bu zat, o makamı hak etmiyor.
KORKUSUZ'un dünkü manşetinden öğrendiğimize göre bu zat, Diyanet'in kuruluş tarihinden de Atatürk'ü çıkarmış.
Oysa Diyanet 1924 yılında bizzat Atatürk tarafından kurulmuştu.
Yani şu anda Diyanet'in başına oturtulmuş olan zat, o sahip olduğu makamı Atatürk'e borçlu olduğunu unutmamalı.
Atatürk'ün kurduğu Diyanet'in başında oturup iktidar olanaklarını sonuna kadar kullanan, bir mütevazılık makamı olan Diyanet İşleri Başkanlığı'nı lüks ve şatafatlı bir hale getiren bu kişinin oradaki tatlı hayatına devam etmesi Türkiye Cumhuriyeti'nin ayıbı olacaktır.

BUNU YAZMAK GEREK

Elbette devlet binaları kimsenin değil ama kimin kullandığı da önemli

AKP Genel Başkanı Erdoğan, büyük lüks ve ihtişam içinde yaşamasını tarihe geçecek bir cümle ile savunmuştu.
Demişti ki “İtibardan tasarruf olmaz.” Erdoğan ve yandaşları, milyonlarca lira harcanarak yapılan binaları “Burası kimsenin malı değil, daha sonra kim gelecekse onlar kullanacak” diye de savunuyorlar bu büyük israfı.
AKP Genel Başkanı, ‘Adli Yıl Açılışı' için sarayında yaptırdığı törendeki konuşmasında da bunu söyledi yine. 51 ilin barosunun açılış törenini boykot etmesine öfkelendiğini söyleyen Erdoğan, “Birtakım barolar adli yıl açılışını sırf mekanından dolayı provoke ediyor. Bu mekan şahsıma ait değildir. Bu gazi mekan milletimizin ve tüm kurumlarımızın evidir. Yargıtay ve TBB başkanlarımızı bu provokatif dayatmalara karşı gösterdiği demokratik tutumdan dolayı tebrik ediyorum” dedi.
Böylelikle 4 yıl önce azarlayarak kürsüden indirdiği Metin Feyzioğlu'nu affettiğini de söylemiş oldu.
Evet, ülkeyi yönetenler için yapılan binalar veya hizmetlerine sunulan bazı olanaklar bu kişilerin tapulu malı değil. Bir gün gelecek o görev süresi bitecek ve o kişi/kişiler gidecek aynı olanaklardan yeni gelenler yararlanacak.
İlk anda doğru gibi geliyor bu söylem. Oysa değil.
Yapılanın bir kişinin tapulu malı olmaması, bu milletin cebinden o kadar para çıkmasını mazur göstermez. O büyük israfı yapanın uzun bir süre o lüks ve ihtişam içinde yaşadığı gerçeğini unutmamalıyız.
Gelenin bundan yararlanacak olması da büyük israfa bahane olamaz.
Bu ince ayrımı görmezden gelemeyiz.

DİKKATİMİ ÇEKEN ŞEYLER

Allah kimseyi gördüğünden eksik bırakmasın, amin

Eylül ayı ile birlikte balık tutma yasağı da sona erdi.
Balıkçılar törenle denize açıldılar ve ilk tutulan balıklar tezgahları süslemeye başladı.
Bu yıl AKP Genel Başkanı, her yıl olduğu gibi yine ilk gün törenlerine katıldı. Balıkçılarla birlikte “Vira bismillah” dedi. Ancak bu yıl durum biraz farklıydı. Bu ilk bakışta pek görünecek cinsten değildi. Erdoğan bu törene her yıl katılıyor.
Ama İstanbul 25 yıldır AKP iktidarının yönetiminde olduğu için organizasyon hep büyükşehir belediyesi tarafından yapılıyordu. Bu kez öyle olmadı. Saray bu yıl Beykoz Belediyesi'ni görevlendirmiş. Balık mevsimi açılış törenlerinin Beykoz Belediyesi tarafından yapılmasına karar vermiş.
İnsan ister istemez üzülüyor!
Her yıl büyükşehir belediyesi ile açılışlar yaparken bu yıl küçük bir ilçe belediyesine muhtaç kalıyorsunuz.
Hani bir sözümüz vardır “Allah insanı gördüğünden eksik bırakmasın” diye.
Sanıyorum Erdoğan bu durumu birçok yerde yaşıyor ve giderek daha da çok yaşayacak.

İRONİ

Aslanlar gibi çıktı konuştu

Türkiye Barolar Birliği Başkanı, Erdoğan tarafından affedilmenin tadını dün pek güzel çıkardı.
Daha önce “Terbiyesiz, yeter artık” azarıyla kürsüden indirilen Metin Feyzioğlu dün bizzat Erdoğan'ın himayesinde 15 dakikalık müthiş! bir konuşma yaptı.
“Arz ederim efendim” diyen Metin Feyzioğlu, vatandaşın ve avukatların beklentilerini tane tane anlattı, “Sorunların her birinin çözümü vardır. İstek olursa, çözüm bulunur. Kararlılık olursa, sorunlar çözülür” dedikten sonra el birliği yaptıktan sonra her şeyin üstesinden geleceklerini söyledi. Feyzioğlu sanıyorum çok mutlu bir gün yaşamıştır. Hem affedilmesinin keyfini sürdü, hem Erdoğan'ın gözünün içine baka baka Anayasa'nın ikinci maddesini hatırlattı, laiklik diyemedi, muhtemelen törene katılanların bundan hiç hoşlanmayacağını düşündü  ama olsun o kadar kusur kadı kızında da var, hem bağımsız yargıdan söz etti.
Daha ne yapsın adam yahu.
Şimdi ister misiniz bir de istemeye istemeye Adalet Bakanı oluversin.

FIKRA GİBİ

Medyanın tekelleşmesinden şikayet edene bakar mısınız?

Çok sevdiğim bir fıkra vardır.
Bekri Mustafa kafayı çekmiş bir gün, caminin önünden geçiyor. Biri ölmüş, cenazesini kıldıracak imam yok. Ahali kesmiş önünü, “Sen bilge kişisin, şu cenaze namazını kıldırıver” demişler.
Bekri Mustafa “Aman” demiş, “Olmaz ki” demiş dinletememiş.
Mecbur geçmiş cemaatin önüne namazı kıldırmış.
Tam omuzlara alınacağı sırada tabutun kapağını kaldırmış içeri doğru bir şeyler söylemiş.
Adam toprağa verildikten sonra biri çok meraklanıp sormuş Bekri Mustafa'ya “Tabutu açıp ne söyledin?” diye.
Bekri Mustafa kafasını sallamış “Şimdi öteki tarafa gidiyorsun, burada işlerin nasıl olduğunu sorarlarsa ‘Bekri Mustafa camiye imam oldu' de onlar anlar dedim” karşılığını vermiş.
Egemen Bağış'ın büyükelçi yapılmasından sonra bu fıkra aklıma çok takıldı.
Birileri “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ne halde?” diye sorarsa “Egemen Bağış büyükelçi oldu, anlayın artık” cevabını veririm.
Şimdi bu Egemen Bağış konuşmuş ve neden şikayet etmiş biliyor musunuz?
Türkiye'deki medyanın tekelleşmesinden.
Başına ne geldiyse de bundan gelmiş.
Bakın şöyle demiş Bağış; “Medya kuruluşlarından yayılan şiddet ve bozulma ile başa çıkmak istiyorsak medya kurumlarının tekelleşmesi mutlaka engellenmelidir. Yalan ve uydurma haberler, dünyamızı kaosa sürükleyen hastalığın geldiği son noktadır. Tarihin hiçbir döneminde dünyada gerçekler bu denli baskı altında olmamıştı. Çarpık, uydurulmuş veya yalan haberler zihinleri kolayca bulandırabilir ve gerçeği hiçe sayabilir.”
Valla şaşırmamak elde değil.
“Türkiye ne durumda?” sorusuna “Egemen Bağış medyanın tekelleşmesinden şikayetçi” dersem herkes anlar herhalde değil mi?

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more