Sözcü Plus Giriş

Lüfer: Bir balıktan çok daha fazlası… Ve onu kaybediyoruz

Bir zamanlar boğazın efendisiydi... İstanbul'da sınıfları birleştiren bir olguydu. Lüfer, şimdi yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Peki bu noktaya nasıl gelindi?

Yaşar ÖZER
Güncellenme: 13:49, 15/10/2020
Lüfer: Bir balıktan çok daha fazlası… Ve onu kaybediyoruz

Bir balık türünü kaybetmek bir şehrin tarihini kaybetmek anlamına gelebilir mi? Söz konusu İstanbul olduğunda kayıp çok fazla şey var ve böyle devam ederse lüfer de bunlardan biri olacak. Üstelik lüferin bitmesi sadece bir balık türünün yok olmasını ifade etmeyecek. Belki de çok sevdiğimiz bir şehre dair bir umudu da yitirmiş olacağız.


Lüfer, yüzyıllar boyunca İstanbul denilince akla gelen ilk simgelerden biriydi. Atlas Okyanusu’ndan Karadeniz’e birçok farklı coğrafyada yaşasa da eskilerin deyimiyle en çok boğaza yakışırdı. Bu şehrin insanları ona tam altı isim verdi. Büyüdükçe adı değişti. Defne yaprağıydı, sarıkanat oldu. Sırasıyla çinakop, lüfer, kofana ve sırtıkara oldu.

1950’li yıllardan itibaren hızla gelişen endüstriyel balıkçılık, boğazı bambaşka bir noktaya getirdi. Yanlış balıkçılık politikaları, sürekli artan av baskısı ve yasa dışı avcılık her geçen gün lüferi İstanbul'dan uzaklaştırdı. Artun Ünsal’ın deyimiyle “boğazın efendisi” olan Lüfer, bu şehrin sularını terk ediyor. Sorunun temelinde ise her zaman olduğu gibi insan var. ‘Boğaziçi Medeniyeti’ne kendi adıyla bir dönem armağan eden, sadrazamları ve padişahları bile peşinden sürükleyen bu eşsiz balık, şimdilerde bir hayatta kalma mücadelesinin kahramanı.

İletişim Bilimci Prof. Dr. Nurdoğan Rigel, ana bilim dalı su ürünleri olan kardeşi Dr. Cem Erkebay’la birlikte lüfer balığı üzerinde akademik çalışmalar yapmışlardı. Sozcu.com.tr’ye konuşan Rigel, lüfer balığının İstanbul kültüründeki yerini ve önemini anlattı. Rigel, İstanbullular olarak denize sırtımızı döndüğümüzü söylüyor. 50 yıldır İstanbul’da balıkçılık yapan İlyas Torlak ise konuyu balıkçılık açısından değerlendirdi. “Moritanya’yı bile bitirdik” diyen Torlak, “Babalarımız lüfer balığına ağ atmazdı” diyor. İki ismin görüşlerinden önce lüfer balığının İstanbul tarihindeki yerine odaklanıyoruz.

“İSTANBUL'DAKİ BOLLUK DÜNYANIN HİÇBİR KENTİNDE YOKTU”

Lüfersiz bir İstanbul'un ne anlama geleceğini anlamak için önce lüferin İstanbul tarihindeki yerine bakmak gerekiyor. Lüferin, Karadeniz, Marmara ve Ege hattında yaptığı yolculukların tarihi, binlerce yıl öncesine kadar uzanıyor. Osmanlı dönemini anlatan yazılı kaynaklar, İstanbul'un ‘Boğaziçi Medeniyeti’ döneminde tüm liman kentlerinden daha çok balığa ev sahipliği saptığını gösteriyor.

Aynı zamanda amatör balıkçı olan yazar Asaf Muammer, 1956 yılında Balık ve Balıkçılık dergisinde yer alan röportajında 17. yüzyıl İstanbul'u için şunları söylüyor: “Balıkların kuzeyden güneye ve daha sonra yeniden kuzeye göçleri, Boğaziçi'nden düzenli olarak büyük sürülerin geçmesi sonucunu doğurmuştu. 17. asırda İstanbul'daki balık bolluğu, dünyanın hiçbir liman kentinde yoktu. Liman iki denizden gelen pek çok miktarda balıkla doluydu.”

Tarihi kaynaklara baktığımızda Marmara Denizi'nin sadece lüfer için değil ev sahipliği yaptığı tüm balık türleri için eşsiz bir yer olduğunu görüyoruz. Araştırmacı yazar Gökhan Akçura ise Boğaziçi yazılarında İstanbul'un o günlerini şöyle tarif ediyor: “Balık denizde o kadar çok oluyor ki, sahilden elle tutulabilir. Baharda balık sürüleri Karadeniz'e doğru akın ederler. Kadınlar, sarkıttıkları sepetlerle balık tutabiliyor ve balıkçılar olta ile o kadar çok torik balığı avlıyor ki, bunlar bütün Yunanistan'a, Asya ve Avrupa'nın büyük bir kısmına kâfi gelebilir.” “Peki sonra ne oldu da her şey böylesine değişti?” sorusunun cevabı ise bugün unutulmaya yüz tutmuş olan bir kavramda gizli: ‘Boğaziçi Medeniyeti’.

ʻʻ
Balık denizde o kadar çoktu ki, sahilden elle tutulabiliyordu. Kadınlar, sarkıttıkları sepetlerle balık tutabiliyordu

HER ŞEY ‘BOĞAZİÇİ MEDENİYETİNİ KAYBETMEKLE BAŞLADI

‘Boğaziçi Medeniyeti’, 17. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk yarısında, İstanbul’da hüküm süren bir yaşam biçimiydi. Doğanın korunarak yaşatılması anlayışıyla nesilleri eğitmiş, geleneklerini nezaket ve saygı üzerinden geliştirmiş, sözlü kültüre dayalı bir topluluk vardı. Yazar A. Şinasi Hisar, Boğaziçi Mehtapları adlı eserinin ilk bölümünde bu kavramı şöyle tasvir eder: “Bu medeniyette yaşamı kolaylaştıran teknolojilerden söz edilmez. Bu medeniyette yaşamı kolaylaştıran karşılıklı sevgi, saygı, nezaket, zarafet, empati ve dayanışmadır. Kısaca insanın, doğanın güzelliklerinden zevk alarak kendini ve çevresini ehlileştirmesidir. Bu medeniyette teknolojinin soğukluğunun yerini “insanın sıcaklığı” almıştı.”

Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Prof. Dr. Nurdoğan Rigel, lüferin öyküsünün çok eski olduğunu söylüyor: İstanbul'a ‘Boğaziçi Medeniyeti’ üzerinden baktığınızda lüfer Boğaziçi'nin bir balığıdır. Dünyada en lezzetli lüferin Boğaziçi'nde olduğu biliniyor. Bu balık bir iç deniz olarak Karadeniz'de büyüyerek boğazdan geçişi sırasında İstanbullulara farklı bir lezzet vermiştir.”

İnsanın lüferin peşine düştüğünde başka bir İstanbul gördüğünü belirten Rigel, “Lüfere ‘Boğaziçi Medeniyeti’ penceresinden bakınca öykü üreticisi bir canlı ile karşı karşıya kalıyoruz. İstanbul'u bunun üzerinden gezmeye başlıyorsunuz. Boğaziçi'ni bunun üstünden, lüfer üzerinden bir daha tanımaya başlıyorsunuz ve bir İstanbullu olarak İstanbul'a bir daha aşık oluyorsunuz.”

ʻʻ
Lüferi anlatırken sadece tabaktaki balıktan bahsedemeyiz. Çünkü İstanbul o balığın çevresinde bir yaşam biçimi üretmiştir.

Prof. Dr. Nurdoğan Rigel

“DENİZE SIRTIMIZI DÖNDÜK”

Lüfer ‘Boğaziçi Medeniyeti'nde balık türleri içinde ön plana çıkıyor. Geçmişte bu kültürün yaşanmasına sebep olan alışkanlıklar var. Bugün ise İstanbul halkı maalesef denize sırtını dönmüş durumda.

“Belki içinde yaşarken çok fazla insanın dikkatini çekmiyor ama İstanbul coğrafi olarak iki yarımadadan oluşuyor” diyen Rigel, İstanbul ve lüfer için şu ifadeleri kullandı: “Dünyada böyle bir coğrafyaya sahip çok az şehir var ancak denizle gerçek manada bir bağlantımız yok.”

“İstanbul'u kazıp beton yapmak, beton üretmek ve beton fışkıran bir şehir haline getirmeye çalışıyoruz” diyen Nurdoğan Rigel, “Suya sırtımızı döndüğümüz için yaratıcılığımızı ve hissiyatımızı da kaybediyoruz. Sanatsal bir şey üretemez hâle geliyoruz. Çünkü doğa size bunları veriyor.  Doğanın da en güzel parçalarından bir tanesi Boğaziçi. Biz bunlara sırtımızı dönüp sürekli hançerlemeye çalışıyoruz. Hançerlemeye uğraştığımız için yavaş yavaş o lezzetleri de kaybetmeye başlıyoruz. Önce o tabaktaki lezzeti, sonra yaşamın lezzetini kaybetmeye başlıyoruz ve birbirimizden nefret eden insanlar haline dönüşüyoruz. İşte lüferin tarihiyle tanıştığınız zaman, bir ‘Boğaziçi Medeniyeti’ sizi karşılıyor. Lüfer size o ‘Boğaziçi Medeniyeti’ içinde, o yaşam biçimlerini müthiş bir nostaljik öykü olarak anlatıyor.”

BİR DEVRİN ADI OLARAK LÜFER: 1858-1909

Osmanlı sosyal hayatının tüm katmanlarında etkili olan lüfer, Asaf Muammer'in iddiasına göre bir dönemin başlamasına sebep olmuştu. Tıpkı Lale Devri gibi lüferin de bir devri vardı. 1858-1909 yılları arasında hüküm sürdüğü söylenen bu devrin tespiti için, Eşref Şefik'in şu paragrafına bakmakta fayda var: “Eski balıkçılardan dinlediğim hikâyelerden anlıyorum ki, hali vakti, ictimâi seviyesi yerinde olanlar arasında balık tutma hevesinin yayılması, Abdülaziz devrinde Abraham Paşa ile başlamıştır.”

İlginizi ÇekebilirKaradenizli balıkçılar yeni sezondan umutluKaradenizli balıkçılar yeni sezondan umutlu

Nurdoğan Rigel'in anlattığına göre; her yıl Ağustos'tan itibaren lüferin hikâyeleri başlardı. Bir çeşit ritüeldi bu. Lüfer bu devirde yalı sahipleri ile balıkçılar arasındaki hiyerarşik yapıyı kaldıran çok önemli bir değerdi. Lüfer avına çıkıldığında herkes eşitlenirdi. İnsanlar arasındaki resmiyeti, alt-üst ilişkisini ortadan kaldıran lüferi yakalaması da oldukça zordu. Ta ki endüstriyel balıkçılığın yükselişine kadar. Peki sonra ne oldu? Ne oldu da Marmara Denizi, lüfer başta olmak üzere sahip olduğu balık popülasyonunun yüzde 90'ını kaybetti? Bu sorunun cevabı için sözü 50 yıllık balıkçı İlyas Torlak'a bırakıyoruz.

ʻʻ
Mehtaplı gecelerde İstanbul demenin lüfer demek olduğu bir dönemdi bu. İş öyle bir noktaya gelmişti ki, İstanbul'da balık demek yerine, bir cinsin ismi olan lüfer demek tercih ediliyordu.

“BABALARIMIZ LÜFER BALIĞINA AĞ ATMAZDI”

Sozcu.com.tr'ye konuşan İlyas Torlak, boğazdaki lüfer nüfusunun azalmasını şöyle anlatıyor: “Önceden pamuk ipliğinden ağlar vardı. Denizi lüfer götürürdü, babalarımız lüfer balığına ağ atmazlardı. Neden biliyor musun? Ağı parçalıyor diye. Türkiye'nin nüfusu o zaman kaç ki! Boğazda iri lüferler de vardı o zamanlar. Kofanalar var, ağları götürüyordu. Tabii zamanla mukavemetli ağlar gelince, ondan sonra başladı bu süreç, altmışlı yıllardan sonra. Bol bir lüfer popülasyonu vardı. Peki bunu nasıl kaybettik? Seksenli yılların ortasından sonra biz lüferin inine de girmeye başladık. Boğazda yatak yerlerine girmeye başladık. Önce balığın boğazdaki inleri bozuldu. Seksenli yılların ortasından sonra av gücü de bayağı arttı ve bugünlere geldik.

Balıkçı İlyas Torlak

ʻʻ
Seksenli yılların ortasından sonra biz lüferin inine de girmeye başladık. Boğazda yatak yerlerine girmeye başladık

1982’DE LÜFER KIYIMI

Endüstriyel balıkçılıkla birlikte ağların dayanıklılığı artıyor ve lüfer yuvası olan boğazdan çekilmeye başlıyor. Bir zamanlar sadece olta balıkçılarının amacı olan lüfer, bilinçsiz avlanma ile boğazda bitme noktasına geliyor. Kocaman balıkçı teknelerinin hedefi hâline gelen lüferin avı 1982 yılında 32 bin tonla rekor bir düzeye çıkıyor. Bu miktar Amerika ve Brezilya gibi iki ülkenin aynı yıl yakaladığı lüfer miktarından daha fazla. O yıldan sonra lüfer her geçen yıl azalıyor.

Türkiye'de genel olarak bu gibi durumlarda balıkçılar hedef tahtasına konulsa da meselenin başka boyutları da var. Geldiğimiz noktayı yalnızca bilinçsiz avlanan balıkçılarla açıklamak pek mümkün görünmüyor. İlyas Torlak'a “Peki suç kimde?” diye sorduğumuzda bize şu yanıtı veriyor: “Lüfer yıllardan beri boğazdaydı ama biz sürekli büyüyorduk. Tekne boylarımız 20 metreydi, 30 metre oldu. 30 metreydi, 40 metre, 50 metre oldu. Bu balık yine burada aynı balıktı. Balık aynıyken biz buralara çıktık. Doğanın bir dengesi var. Bir taraf ağır basarsa bir taraf etkilenir bundan. Bu denizlerde 10 kilo balık stoku varsa, bunu avlayacak 1000 kilo kapasiteli av filosu var ve sürekli yükseliyor. Kimse buna “hop dur bakalım” demiyor.”

İlginizi ÇekebilirBalıkçıların gözdesi palamutBalıkçıların gözdesi palamut

Balıkçılık sektörünün önde gelen isimleriyle konuştuğunuzda çoğu devletin balıkçılık politikasında sınıfta kaldığını söyler. Türkiye'de balıkçılık sektörüyle ilgili toplantılarında yıllardır hep aynı sorun gündeme gelir: Balıkçılık bakanlığının olmaması. Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye gibi bir ülkede balıkçılık Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yönetiliyor.

“MORİTANYA'YI BİLE BİTİRDİK”

“Avrupa'nın en güçlü filosu bizde” diyen İlyas Torlak, “Kontrolsüz güç güç değildir. Bırakın Türkiye'yi Moritanya'yı bile bitirdik” diyor. Yetkililere seslenen Torlak, şöyle devam ediyor: “Siz bunu kontrol edemiyorsunuz. Denetleme mekanizmanız yok. Örneğin Marmara'da ışıkla avcılık yasak ama denetlenemiyor. Yirmi senedir bu ülke ışıkla avcılığın önüne geçemedi. Kanunlaştırıldı, çok büyük cezalar getirildi ama bunu denetleyecek kadronuzu ne yaptınız? Zaten denetleyemiyordunuz ki. Siz bir genel müdürlük ve üç beş tane genel başkanlıkla Türkiye balıkçılığını yönetemezsiniz. Böyle bir şansınız yok.”

“YOK OLMA TEHLİKESİ KAPIDA”

Türkiye'de kurallara uyan balıkçılar, yasa dışı avcılık yapan balıkçıların kendilerini de zan altında bıraktığına inanıyor. Yapılan bilimsel çalışmalar ise yoğun av baskısına dikkat çekiyor. Örneğin 2014 yılının Ocak-Aralık dönemleri arasında bir lüfer çalışması yapılmıştı. Balığın Marmara denizindeki büyüme ve üreme özelliklerinin tespit edildiği çalışma 2018 yılında yayımlandı. Çalışma kapsamında 1023 lüfer balığı incelendi. Boy gruplarına bakıldığında 19 cm boyundaki balıkların, diğer gruplara göre baskın olduğu anlaşıldı. 20 cm boy değerinin altında kalan balık sayısı, araştırma boyunca incelenen örneklerin yüzde 74,5’ini oluşturuyordu. Araştırmadan çıkan sonuç, Marmara'da tutulan lüferlerin büyük çoğunluğunun 0-1 yaş arasındaki balıklar olduğu yönündeydi. Uzmanlar bu durumu, kullanılan av araçlarına ve yoğun av baskısına bağlıyor. Bu nedenle raporda “yoğun av baskısını ortadan kaldıracak tedbirlerin alınması elzemdir” deniliyor. Aksi takdirde içinde bulunduğumuz olumsuz durum devam edecek ve azalan stoklar yakında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.

“ÖNCE LÜFERİN YEMİNİ KORUMAMIZ LAZIM”

Prof. Dr. Nurdoğan Rigel, “Eğer siz çinakoplar çok lezzetliydi, ucuzdu da aldım diyorsanız, seneye ne çinakop ne lüfer, hiçbir şey bulamayacaksınız” diyor. Bu farkındalık vatandaş olarak bizim payımıza düşen. Ancak sorulması gereken başka sorular da var. Örneğin yıllar önce Deniz Ticareti Dergisi'nın balıkçılık ekine konuşan sektör temsilcisi Ahmet Menekşe, “önce balığın yemini korumamız lazım” demişti: “Bir balığı koruyacaksak, önce balığın yemini korumamız lazım. Bizim yaptığımız işlerde bir çupra veya bir levrek, 12 kilogram balıktan meydana geliyor. Doğadan 12 kilo balık alacağız, besleyeceğiz ve çupra, levrek tipi balıklar üreteceğiz. Doğadaki güzelim hamsiyi yiyelim, sardalyeyi, istavriti yiyelim. Neden bir kilo çupra ya da levrek yapacağız diye, doğadaki 10 kilo balığı un fabrikalarında un yapıyoruz? Niye bunları hiç kimse konuşmuyor?”

Orantısız artan tekne sayısı ve çevre kirliliği gibi faktörlerin denizleri ve balıkçılığı tehdit etmesi bir tarafa, bir de kültür balıkçılığı için denizlerden balıkların yemi çekiliyor. En başında da söylediğimiz gibi, sorunun birçok boyutu var. Büyükler daha da büyüyor, küçüklerse yok olmaya mahkûm. Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin bir balıkçılık bakanlığı yok. Balıkçılık Tarım ve Orman bakanlığına bağlı ve sektör temsilcilerine göre coğrafi konumu Türkiye gibi olan bir ülkede bu durum kabul edilemez. Böyle devam ederse İstanbul için lüfer sadece hikâyelerde kalan bir balık olabilir. Tıpkı ‘Boğaziçi Medeniyeti'nin insanları gibi.

Yayınlanma Tarihi:11:42,
Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more