İBB Muhtarlıklar Daire Başkanı Yavuz Saltık, çocukluk anılarından başlayarak adalet ve dayanışma duygusunu anlatan duygusal bir metinde, operasyonu "kovboy küstahlığı ve nobranlığı" olarak tanımlayan yazar, ezilen halklarla dayanışma vurgusu yaptı. Saltık, Karadeniz'in Of ilçesine bağlı Alona mahallesindeki çocukluğunda, solcu amcasının etkisiyle 1 Mayıs marşları eşliğinde fındık dallarıyla yaptıkları yürüyüşleri hatırlatarak başladı. Bu deneyimler, ona erken yaşta emek, mazlum-zalim ayrımı ve adalet duygusu aşıladığını belirtti. Annesinin bir fındığı eşit paylaşması gibi örneklerle büyüyen yazar, dayanışmanın zenginlik olduğunu vurguladı.
Ey insanlık daha ne kadar susacaksın?
Baş parmaktan biraz daha kalın, düzgün ve pürüzsüz, bir buçuk metrelik fındık dallarını elimize alır; tüm kuzenlerle, amcamın bize öğrettiği 1 Mayıs İşçi Marşı’nı hançerelerimiz yırtılırcasına, detone bir şekilde söyleyerek Alona’daki derme çatma evlerden oluşan mahallemizde yürürdük…
Komşularımızın kimi cama çıkar, merakla neler olduğuna bakar; arada bize laf atmayı da ihmal etmezlerdi. Kimileri bizi duymazdı bile.
Grubun en önünde duran ben, bir elimle omzumda tüfek gibi tuttuğum fındık çubuğunu tutarken, diğer elimle neredeyse elimden sıyrılıp düşecek yamalı pantolonumu tutardım. Sümüklü ve kirli suratlarımız soğuktan kıpkırmızı olana kadar bu törenimiz sürerdi. Çocukluk anılarımda bu eğlenceli törenlerin yeri oldukça önemlidir.
O zamanlar İstanbul Üniversitesi’nde sosyoloji okuyan küçük amcam, 1 Mayıs’ın kendisi de işçi olan babamın bayramı olduğunu söylediğinden, bu bayramı çok ama çok ciddiye alırdık. Kolay değil; Of gibi bir yerden çıkıp sosyoloji okuyan bir kimlik olan amcamın, bildiğim ve hatırladığım kadarıyla, köyümüzde hatta ilçemizde benzeri yoktu.
10–15 dakika sonra annemizin bağırmasıyla doğruca evin yolunu tutar, fındık çubuklarını annem alıp sobada yakmasın diye evin dışında uygun bir yere saklardık. Bir sonraki toplu yürüyüşümüze kadar saklandıkları yerde dururlardı.
1 Mayıs Marşı zordur. Amcam bir kez söyleyip bıraktığı için sözlerine odaklanır, ezgisini çoğunlukla unuturdum. Şayet amcam, öğrenci olaylarında gözaltına alınmayıp okullar tatile girdiğinde köye gelirse, ona güzel bir karşılama töreni planlardık. Ama bu karşılama töreni hiç olmadı. Çünkü amcamın gözaltına alınmadığına neredeyse hiç şahit olmadık; ya da bize öyle söylenirdi. Zira o yıllarda İstanbul’dan bir öğrencinin her sömestr veya bayram tatilinde Trabzon’a gelmesi mümkün değildi.
Çocuk aklıma o zamandan kazımışım emeği, emekçiyi, mazlumu, zalimi. Amcamın siyasi söylemini ilkin onun eylemlerinden bilmişim. Adalet duygusunu ise annemin şaşmaz öğretilerinden almışım. Onun kadar hak ve hukuk konusunda titizlenen birini çok uzun zaman görmedim.
Çokça söylediğim, bir fındığın içini yedi eşit parçaya bölerek çocuklarına yediren birinden adalet, hak ve hukuk dersini hem de o yaşlarda almak; beni hem çevremdeki olaylara ve insanlara duyarlı hem de sorumlu hissettirdi.
Fazla ev ya da bahçe işi olduğundan veya yokluktan defter kalemini iktisatlı kullandığı için ödevlerini yapamamış öğrencilere öğretmenlerin ağır sözlerini, kulak çekmelerini ta içimde hissederdim; bu duyarlılığımdan oluyordu. Anneme anlatınca “Yardım et oğlum.” derdi. “Anne, ben bilmiyordum ödevini yapmadığını, yapamadığını.” diye feryat figan ağlar, annemin bu olaydan bile beni sorumlu tuttuğunu sanırdım.
Meğer öyle değilmiş...
Yıllar sonra anladım ki bize, bana benzeyenlere destek olmak aslında kendine destek olmaktır. Çok sonradan öğrendim “Sarmaşıklar en çok kendine tutunur, duvarın bir önemi yoktur.” sözünün, içimde olduğum durumu ne güzel anlattığını. Tanısam da tanımasam da birilerinin derdine derman olmak, zorda olanın imdadına yetişmek, düşeni kaldırmak, kadınlara ve yaşlılara toplu taşımada oturmaları için yer vermek… Tüm bunlar bir aile—özellikle de anne—öğretisiydi. Ama tüm bunları harfiyen yapmanın bana ne kadar iyi geldiğini, kendimi nasıl mutlu hissettirdiğini anlamam uzun sürmedi.
Demek biz fukaralar piyangodan para çıkmasıyla, define bulmakla, ölen bir yakın akrabadan hatırı sayılır bir miras kalmasıyla zenginleşmeyecektik. Bizi zengin kılacak olan bu iyilik, hak, hukuk ve adalet duygusuydu. O yaşlarda benim de talip olduğum, işte bu ruh ve karakter zenginliğiydi. Aksi bize hiç öğretilmedi. Dayanışma dışında başka bir yaşam biçimi bilmeden büyüdük.
Siyah-beyaz televizyonlardaki kovboy filmlerinde tüm akranlarım kovboyları tutarken, benim Kızılderilileri tutmam; ben ölen Kızılderililer için ağlarken akranlarımın kovboyların kahramanlıklarıyla övünmeleri hep bu yıllarda bana kalan bir miras oldu.
O zamanki SSCB takımları hangi Avrupa takımıyla futbol maçı oynasa, ben 10–15 kişilik çocukluk arkadaşlarım arasında ama hep gizliden gizliye Sovyet blok ülkelerinin takımlarını tutardım. Üniversite yıllarımda ve sonrasında da bu durum böyle devam etti.
Boğaz Köprüsü’ne kendini zincirleyen kız öğrencilere de, Sultanahmet Meydanı’ndaki “Filistin’e özgürlük” eylemlerine de hep böyle destek verdim. Yıllar sonra, babam vefat ettikten sonra Taksim’deki 1 Mayıs İşçi Bayramı’na beni koşarak götüren de yine bu hak, hukuk ve adalet arama meselesiydi şüphesiz.
Gece Silivri’de -3 derecelik bir soğuk vardı ve ben neredeyse temel ihtiyaçlarım dışında yatağımdan hiç çıkmadım. Çıktığımda, televizyon ekranından saate bakmak istediğimde ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı’nı bir kovboy küstahlığı ve nobranlığıyla yatak odasını basarak kaçırdığını öğrendim.
Bir Maduro hayranı değilim şüphesiz. Demokratlığın kenarından geçmeyenlere sadece ABD karşıtı diye destek filan da vermiyorum. Ülke, lider, parti, siyasi görüş ayrımı yapmadan dünyadaki tüm ezilenlerin, hakları ihlal edilenlerin, sömürülenlerin, yağmalananların yanında olmayı kendime ödev bilen birisi olarak canım çok acıdı.
Gece yarısı bir ülkeye saldırı düzenleniyor, ev basılıyor, insanlar kaçırılıyor ve bu bütün dünyanın gözü önünde cereyan ediyor.
Böyle bir dünya düzenine insanlığın iki kelime de olsa bir itirazı olmayacak mıydı? Bu nasıl bir haydutluktur? Herkes yerin altı, yerin üstü fark etmeksizin tüm doğal kaynaklarını ABD’ye hediye etmek zorunda mı olmalı?
Ey büyük insanlık, ne zaman bütün bu olan bitene ses çıkaracaksınız?
Ne zaman karınca hakkını Süleyman’dan alabilecek?
Ne zaman kısa çöp, uzun çöpten; ne zaman mazlum, zalimden; ne zaman haklı, güçlüden hakkını alacak?
Ne zaman, ne zaman…
Tüm olan biteni televizyondaki yorumcuların, daha çok “operasyonun başarısı”, “kimsenin ölmemesi”, “kimseler duymadan yapılması’’, ‘’Maduro’nun eşinin ne giydiği’’, ‘’kaç araç değiştiği vs.” gibi saçmalıkları gölgesinde izledim.
Hapisteydim. Ne yapabilirdim ki? Dışarıda olsam Maduro için değil, Venezuela halkıyla dayanışma göstermek için bir Venezuela bayrağı, bir kefiye ve bir de “Yankee Go Home” yazan pankartla Taksim Meydanı’na çıkabilirdim şüphesiz.
Severim Taksim Meydanı’nı. Taksim Meydanı da beni sever. On yıllarca her hak temelli mücadelede, kimliklerine bakmadan, oradaki mazlumların yanında durmuşumdur.
Oysa burası mahpushaneydi. Ne yapardım da yüreğimdeki bu yangını, bu hiçbir şey yapamamanın acısını dindirebilirdim? Masanın üstünde duran siyah zeytin çekirdekleriyle hücremin duvarlarına “Amerika katil” mi yazsaydım? Ne yazacağımı bilemedim. Koğuşuma çekildim, yatağa oturdum.
Masamın üstünde İletişim Yayınları’ndan çıkan, Türkiye’nin 1950’li yıllarını anlatan kitabıma ilişti gözüm. Bu kitabı bitirmek üzereydim. Hemen yanında can dostum Yılmaz Okumuş’un Karadeniz şivesiyle sosyalizmi, Marksizmi, emek-sermaye döngüsünü anlattığı Laz Kapital 1-2-3’e takıldı gözüm. Birinin kapağında Laz Marks bordo-mavi bir forma giymişti ve içerideki bir yazıda avaz avaz bağırıyordu: “Ben tek, siz hepiniz.”
Gönlümün limanından küçük bir taka çıktı Karadeniz’e. İçine çocukluğumdaki gibi tüfek yerine fındık çubuklarını doldurmuş; başımda bordo-mavi bir bere ve bir kukuletayla, Karadeniz’in hırçın dalgalarını kusursuz resmeden bir İvan Ayvazovski tablosunun içindeydim adeta.
Limandan engin denize açılırken, sahilde toplanıp benim mecnun hâlimle dalga geçenlere inat “Vira Bismillah” dedim. Öyle hızla yetişmek istiyordum ki Venezuela halkına; annem cennetten bakıp “İyi ettin oğlum.” dese yeterdi bana. İyilik iyiydi annem; Gazze’de de, Karakas’ta da, Bosna’da, Türkiye’de…
ABD’nin bir kişi dahi ölmeden başarıyla tamamladığını açıkladığı bu haydutluğun sonunda Venezuela’da 40 kişi ölmüştü. Çok da önemli değildi; kovboy ölmemişti ya… Altı üstü Venezuelalıydı ölenler…