Sözcü Plus Giriş
BURAK GÖRAL

Yalan, adalete karışınca…

20 Ağustos 2016

“Yüce Adalet” çok iyi ve unutulmaz bir hukuk filmi olabilirmiş ama bir ‘pembe dizi' mantığına bürünmeyi tercih etmiş… Ramsay, başarılı bir avukat. Son davasını bize anlatmaya başlıyor. Yakından tanıdığı zengin bir ailenin 17 yaşındaki oğlu Mike Lassiter, çok ünlü bir avukat olan varlıklı babası Boone Lassiter'ı öldürmekle suçlanıyordur. Mike olay gününden beri avukatı Ramsay dahil kimseyle konuşmuyordur. Ramsay, Boone'un ne kadar zalim bir koca ve zorba bir baba olduğunu gayet iyi biliyordur. Hem Mike'a hem de Boone'un dul eşi Loretta'ya yardım etmek için ‘yalan dedektörü' gibi çalışan yeni yardımcısı Janelle ile birlikte kolları sıvar. Ama mahkeme süreci ilerledikçe Janelle ve Ramsay her hukuki davada yaşanan paradoksu yaşamaya başlarlar. Lassiter ailesinin içinde olduğu bütün gerçekleri bilmek mi yoksa davanın işine yarayacak olan, tüm gerçeğin küçük bir parçası mı gözler önüne serilmelidir?

Bu aslında bir hukuk filmi için güzel bir çıkış noktası, zaten filmin orijinal adı da bunu işaret ediyor. Ancak olaylar özellikle de son yarım saatinde ikna edicilikten giderek uzaklaşan bir seyirde ilerliyor. Filmin sürprizini bozmamak adına çok bahsedemesek de Mike'ın konuşmaya karar vermesinden itibaren gelen sürpriz, elbette şaşırtıcı bir manevraya dönüşüyor ama yönetmen ve senarist bize bu gelişmeleri ikna edici bir halde paketleyemiyor. Özellikle de hem televizyonda hem de sinemada pek çok mahkeme filmi izlemiş olan seyircinin soracağı birkaç soruyu ne iddiama makamı soruyor sanığa ve avukatına ne de mahkemenin hakimi! Böyle olunca film finalde sürpriz yapacağım diye öncesindeki aile dramının da etkisini pembe dizi seviyesine çekiyor.

yuce_adalet_1

Oysa Ramsay'in kimi zaman yalanlarla ilerleyen anlatıcılığı değişik bir yaklaşım, tanıkların anlattıklarının ifadeleri sırasında sinemalaştırılmasında kullanılan teknik de yenilikçi sayılabilir. Özellikle Ramsay ve Janelle'in mahkemelerde söylenen yalanlarla ilgili yaptıkları tartışma da kayda değer bir tartışma. Ama ters köşe final merakı projenin bütününü iki seksen yere yatırmış maalesef.

Keanu Reeves sadece yakışıklı ve havalı bir görüntüye sahip olmadığını, canlandırdığı karakterin dramatik gelgitlerini yansıtabildiğini uzun zaman önce zaten kanıtlamıştı. Ramsay rolünde de çok etkileyici olamasa da ciddi bir falsosu yok. Ama Renée Zellweger'i izlerken ciddi odaklanma sorunu yaşayabilirsiniz. Renée Zellweger'deki değişim gerçekten çok şaşırtıcı. Bridget Jones filmlerinin üzerinden 15 yıl geçti sadece ve aynı filmde oynayan Colin Firth nasıl şarap gibi gittikçe değerleniyorken kadın oyuncuların yaşadığı bu depresyon ayrıca ele alınmalı. Zellweger belli ki yaşlanmayla ilgili birtakım sorunlar yaşamış ve fiziğiyle çok uğraşmış. Ses tonundaki iniş çıkışlar dışında bize eski Zellweger'i anımsatan çok az şey var yeni görüntüsünde. Filmden herhangi bir görüntüsüne erişmek, fragmandaki birkaç saniyelik görüntüsü dışında pek mümkün değil. Ama onun kararı, onun fiziği; bir noktadan sonra kimse de karışamaz. Ben filmde en çok karakteri çok işlenemiyor olsa da Janelle rolündeki Gugu Mbatha-Raw'ı beğendim doğrusu.
Sonuç olarak 2008'teki ilk filmi “Donmuş Nehir” ile çok parlak bir çıkış yapan Courtney Hunt'tan çok daha cesur ve taze bir film beklerdik…

2,5 yıldız
Yüce Adalet
Yönetmen: Courtney Hunt
Oyuncular: Keanu Reeves, Renée Zellweger, Gugu Mbatha-Raw
93 dakika, 13+

Çin'den gelen hastalık!

Çin'den gelen yeni bir virüs (solucan gribi) en başta ABD'den uzak gibi görünüyordur. Ana haber bültenlerinde uzmanlar hatta Başkan Obama bile paniğe gerek olmadığını belirtir ve ciddi güvenlik önlemlerine gerek duymaz. Ancak tabi ki o virüs çok kısa bir süre sonra ABD'ye de bulaşacaktır. Hem de çölün ortasındaki küçük bir banliyö kente bile ulaşır. Babalarıyla kente yeni taşınmış olan iki kız kardeşin ise o günlerde bambaşka dertleri vardır. Emma, ablası Stacey gibi sosyal değil, utangaç bir yapıdadır ve hoşlandığı komşu çocuğa bir türlü açılamamaktadır. Stacey kardeşine bu konuda yardımcı olmaya çalışırken solucan virüsü okulda kendisini göstermeye başlar. Çünkü Emma'nın arkadaşlarından birinin annesi San Francisco'dan yeni gelmiştir ve virüsü de muhtemelen o taşımıştır.

Eşcinsel topluluğun yoğun olduğu San Francisco'dan gelen virüs, ondan da önce zaten komünist Çin kaynaklı bir virüstür ve bu solucanlı hastalık parazit gibi insanlara yapışarak onları saldırganlaştırır ve diğer sağlıklı insanlara da kan yoluyla bulaşır. Eskiden böyle bol mesajlı (!) korku filmleri çok yapılırdı. Alttan alta ayrımcılık ve komünizm paranoyasını fişeklerdi. Bu zamanda böylesine rastlamak da enteresan doğrusu…

viral_4

Gelgelelim iyi çekilmiş sahneleri bir süre izleyicilerini iyi anlamda oyalıyor. Ancak bütün virüslülerin zombileşmesi bir tarafa, bir araya gelip haberleşmeleri ve sanki bir merkezden yönetiliyormuş gibi olmalarının anlamı nedir açıklanmıyor! Yani bildiğimiz zombi filmi metaforlarını kullanmadığı gibi salgın filmlerine de yeni bir yorum getirdiği söylenemez.
Büyük bir karantina içinde hayatta kalmaya çalışan iki kız kardeşin hikayesi özellikle de Emma'nın güçlü bir karakter olarak yazılmaması yüzünden de tavsıyor. Zaten bir süre sonra bütün ‘güvenilmez' yetişkinler yok oluyor filmden ve elimizde kalan gençlerle başka sulara dalacak gibi duruyor film, ancak karakterler o kadar yüzeyde kalıyorlar ki buradan da pek bir yere varılamıyor. Ayrıca ana karakter olarak takip etmemiz gereken Emma'yı canlandıran genç aktris Sofia Black-D’Elia'dan çok ablası Stacey'i canlandıran Analeigh Tipton'ı daha ilginç buldum ben…

2 yıldız
Viral
Yönetmenler: Henry Joost, Ariel Schulman
Oyuncular: Sofia Black-D'elia, Analeigh Tipton, Travis Tope
85 dakika, 15+

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more