Kim kime yutturdu?

Geçmişte büyüklerimiz toplumdaki bazı olumsuzluklarla karşılaşınca “ne günlere kaldık derlerdi. ”Çok haklılarmış. Varsa Osmanlı, Salla Cumhuriyet'e.

Topluma sessiz sedasız siyasal İslam'ı dayatıp, Cumhuriyet ve kurucularına karşı açıkça hakaretler yapılıyor. Bu hadsizlikleri yapanların yanına kar kaldığı içinde gittikçe daha da cesaretleniyor ve saldırıların dozu artıyor. Buralara nerelerden geldik? Nedeni açık!..Ülkeyi  yöneten siyasi önderlerinin eylem ve konuşmalarından.Örnek mi?

Geçmişte Sayın Erdoğan bir konuşmasında ne dedi ”Sevr'i gösterdiler, 1923 te bizi Lozan'a razı ettiler. Birileri de bize Lozan'ı zafer diye yutturmaya çalıştı” dedi. Sevr anlaşmasında kimsenin kimseyi razı ettiği yoktu.

Osmanlı mağlup olduğu için yapacak bir şeyi de olmadığı için Sevr'i imzaladı. Lozan neden yutturulsun, kazandık söke söke hakkımızı aldık, kimse vermedi!..

1699 Karlofça meydan muharebesinden Sakarya meydan muharebesine gelinceye kadar Osmanlı gerileyerek büyük toprak kayıpları ile giderek küçüldü. Yerinizde olsam Osmanlı'yı eleştiririm koca imparatorluk neden ve nasıl bu durumlara düştü diye.

Özü şu; Lozan'ın zafer diye yutturulmasına gerek yoktu, çünkü,

LOZAN GERÇEK BİR ZAFERDİR.

O kötü, o iyi demenin de bir anlamı yok. Osmanlı'da bizim Cumhuriyet'te.

Tarih tüm gerçekleri ile ortada.

Alıntı öyküyü okursanız Lozan yutturuldu mu? Yoksa zafer mi anlarsınız.Tabi anlamak istiyorsanız!…

*VATAN HAİNİ!*

Mahkeme salonuna eli bağlı üç kişi getirildi, sanık sırasına oturtuldular.

Mahkeme başkanı Saruhan Mebusu Mustafa Necati, sanıklardan en yaşlısına, ihtiyar köylüye sordu.

-Baba Adın ne?

Dinleyicilerde bir ferahlama görüldü.

Demek bu ihtiyarın suçu ötekilerden daha hafifti. Bu yüzden ilk yargılanıyordu.

İhtiyar ayağa kalktı.

-Hüsnü

-Baba adı ?

-Ramazan

-Nerelisin ?

-İnebolu'nun Çatal bucağından.

-Baba, sen askerden kaçan oğlunu evinde saklamış, bir asker kaçağına yataklık etmişsin!

-Tövbe de Reis bey !

-Ben tövbe dedim,sen ne dersin ?

İhtiyar köylü başkanın üstelemesinden sıkılmıştı. Elini koynuna sokup yıpranmış, buruşuk iki tomar kağıt çıkardı kürsüye doğru salladı:

-Reis Bey, Reis Bey!..

Şu kafa kağıtlarının içini okusan bana dediğinden utanırsın!..

-Neden ?

-Bu kağıtlar Balkan Harbin’de ve Çanakkalede şehit düşen oğullarımın nüfus kağıtlarıdır.

İki arslanını millet için şehit veren baba, üçüncü oğlunu bu ölüm dirim savaşında bir kahbe gibi gizlemez Reis Bey!

Salonda çıt yoktu. Mahkeme üyeleri birbirlerinin yüzüne baktılar.

Şaşkındılar. İhtiyar birden yamalı mintanını yırttı. Çıplak, ak kıllı göğsü dışarı fırladı.

-Hele gel Reis Bey, yakın gelde şu kalbura dönmüş göğsüme bak!

Bu gördüğün yaraları Makedonya’da Bulgar çeteleri ile döğüşürken aldım.

Sekiz yıl askerliğim var benim. Kurşun yarasına yara demem.

Şehit arslanlarımın yarasıdır bağrımı delen.

Benim oğlum askerden kaçsa bile ben saklamam. Bunu böyle bil !

Mustafa Necati Bey sıkıntısını gizleyemeyerek sordu:

-Peki baba. Oğlunu en son ne zaman, nerede gördün ?

-En son ilk kar düştüğünde gördüm. Aha şurada, Kastamonu askerlik şubesinin önünde. Ankara'ya selametlerken…

-Sonra hiç haber almadın mı?”

İhtiyar duraladı.

Bu soruyu beklemediği belliydi. Kuşkulu gözlerle dinleyicilerden yana baktı.

Orada birilerinden, birilerinin bir şeyler söylemesinden korkuyordu sanki.

Kararsızdı.

Bir süre sağına soluna baktı.

Sonra tükenmiş bir sesle başkana döndü:

-Diyecem diyecem, emme o itin ipini de ben çekecem!

Başkan gün görmüş geçirmiş bir tavırla sordu:

-Anlat bakalım baba !

-Askerin bazısı kandırılmış, başıbozuk olmuş dediler.

Askerden kaçanları ortalıkta görmüyorduk, emme kulağımıza geliyordu.

Kaçaklar yakalanırım  korkusuna evine ocağına gelmezmiş.

Kimi dağa çıkıp eşkiyalık edermiş. Kimi de bir kıyıya siner mektup yazıp evden para istermiş.

Bir ay önce bana da bir mektup geldi. Muhtar getirdi.

Hah dedim,  oğlan askerden kaçtı para ister.

Benim okumam yazmam  yok.

Utancımdan kimseye okutamadım.

Muhtar her önüne gelene demiş bana mektup geldiğini.

Ele güne bakamaz oldum.

Dünyaya kahrettim eve kapandım.

İhtiyar eğildi, bağlı elleriyle yün çorabının arasından katlanmış bir kağıt çıkardı.

-Aha mektup bu!.. Alın okuyun.

Nerdeyim diyorsa gidin yakalayın.

Asarken de ipini bana çektirin!

Mahkeme başkanı Mustafa Necati kağıdı açtı, okudu.

Birden yerinden fırladı, ağlayarak kürsüden indi. İhtiyarın  önüne  geldi.

Boğuk sesiyle hıçkırdı:

-Baba bizi bağışla. Küçük oğlun da İnönü’de şehit düşmüş. Sana gelen mektup askerlik şubesinin şehitlik ilmuhaberiymiş.

İhtiyar elini öpmek isteyen Mustafa Necati Beyi  durdurdu:

-VATAN SAĞ OLSUN!..

İhtiyar sessizce ağlamaya başladı.

Çıplak ak kıllı göğsü körük gibi inip kalkıyor, kırışık yanaklarından süzülen gözyaşları sakallarının içinde kayboluyordu.

VATAN HAİNLİĞİ SUÇLAMASI'ndan kurtulduğuna mı ağlıyordu, son oğlunu da yitirdiğine mi?

Kimse anlayamadı…

SON SÖZ: BU CENNET VATANIMIZI BİZE BIRAKAN BÜTÜN ŞEHİTLERİMİZİ GAZİLERİMİZİ MİNNETLE ANIYORUZ.