Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Halit Kakınç: Hurafeleri tarih diye yazıyorlar, sağlam bir tarih yok
Halit Kakınç: Hurafeleri tarih diye yazıyorlar, sağlam bir tarih yok
Daha önce Struma ve Kızıl Turan Sultangaliyev kitapları ile okurların karşısında olan Dr. Halit Kakınç, bu sefer tarihin derinliklerinde kalan, efsanelerle, hurafelerle anlatıla anlatıla bugüne ulaşan olguları kaleme aldı. Kakınç, Destek Yayınları etiketiyle yayınlanan "Yazılmamış Bir Tarih" kitabı ile Atlantis'i, devleri, dev heykelleri, Hint yazıtlarında bahsedilen uçan araçları, Kayıp Mu'yu anlatıyor. Kakınç, tüm bu tarihi anlatıları bilimsel bir gözle ve şüpheyle inceledi, analiz etti. Biz de kendisiyle bir araya geldik ve son eserini konuştuk...
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 9 Mart 2019 - 11:41

Daha önce Struma ve Sultangaliyev ile ilgili kitaplarla sizi okuyorduk, bu kez bambaşka bir kitap olan “Yazılmamış Bir Tarih” ile karşımızdasınız. Nasıl çıktı bu kitap ortaya?
Bilinmeyen bir tarih olduğu için ben çok fazla açığa çıkmamış konuları ele aldım. Kitapta güzel bir bölümden örnek vereyim: Bu tür araştırmalara sınır-bilim diyorlar. Yani bir şekilde perçem, kakül. Bilimle bağlantılı ama henüz kesinlik yok. O konulara da çok merakım var. Ama yüzde 100 doğrudur deyip de, inanmak diye bir şey yok.

Bu kadar büyük bir tarihte, sınırlı bir hayata sahipken, kısır siyasi tartışmalar etrafında neden dönmek zorunda kalıyoruz?
Çok doğru bir yaklaşım. İnsan ömrü 70-80 yıl… Niye doğduğumuzu bilmiyoruz. Ne zaman öleceğimizi de bilmiyoruz. Bizden çok öncesi var, ama yüzde 10 ile kısıtlı bile olsa, araştırıyor, sorulara cevaplar arıyor. Bu cevapları tarikatlara bağlanmadan, oralara kapılmadan araştırmak görevimiz. Benim yapmaya çalıştığım da bu.

Yazılmamış Tarih kitabıyla mukaddeslerde, mitolojide yer alan tarihsel anlatıları yer yüzüne mi indirdiniz?
Hiçbir konuda kesinlik yok. Kitaptaki fark şu; Atlantis gibi şeyleri metafizik şekilde yazarlar. Bu kitap ilk defa bilimsel verilerle konuyu ele alıyor. Ancak daima kapı açık. “Öyle miydi, değil miydi?” diye soruyor.

İlginç anektodlar var kitapta. Devlerle ilgili fotoğraflar var mesela… Devler gerçekten var mıymış?
Gazeteci kökenli ve akademisyen olduğum için hep sağlam kaynaklar isterim. Bir şeyi aldığın zaman nereden aldığın önemli. Öyle fotoğraflar var, veriler var. Onlara da değindim kitapta. Devlerle ilgili arkeolojik kazılarda çeşitli bulgular mevcut.

Tektitler nedir?
Yarı saydam opaklar… Bunlar dünya üzerinde değişik yerlerde bulunuyor. Bunlar kraterden çıkma değiller. Meteor kalıntıları da değiller. Esas adı tektos. Erimiş, ergimiş demek. Granit kayalar, çok yüksek bir ısıya maruz kalırsa, değişiyor ve tektit gibi bir tür mücehver oluyor. Dünyanın değişik yerlerinde var. Bu tektitlerden hareketle bilim adamları diyorlar ki, “Burada yüksek ısıya maruz kalıp da bu granit kayalar nasıl dönüştü? Acaba burada nükleer savaşlar mı oldu?” Soru bu… Kökenini arıyorlar.


‘KEŞKE ÇALIŞMAMI ATATÜRK’E SUNABİLSEYDİM’

Kitabın önsözünde Atatürk’e hitafen, “Keşke bu çalışmamı size sunabilseydim” diyorsunuz. Atatürk, bu kitaptaki birçok konunun araştırılmasına vesile oluyor değil mi?
1930’larda bunları araştırmaya başlıyor. Kayıp Mu’yu da öyle. Türklere bir köken bulmak zorunda. Osmanlı ve Selçuklu var ama, Türklerin kökeni tam olarak belli değildi. Orta Asya’dan gelmişler ama daha önce neredeydiler? Tuhaf bir dil Türkçe. Eklemli bir dil. Batı dilleri ile uyuşmuyor. Japonca, Tamilce, Korece ve Moğolcaya benziyor. Atatürk çok zeki bir adam. İngiliz araştırmacı James Churchward’ı Türkiye’ye davet ediyor 1932’de… Onun araştırmalarını hemen Türkçeye çevirtiyor. Demek istedim ki, “Keşke sağ olsaydınız da, o şerefe nail olaydım, size sunabilseydim de, değerlendirmenizi dinleyebilseydim.”

TARİHİ GALİPLER KALEME ALIYOR

Biz tarihi neden efsaneleştirerek kaleme alıyoruz?
Bize intikal ettirilen tarih bu. Dünyanın her yerinde aynı… Tarih denilen olguyu daima galipler kaleme alıyor. Bir şekilde hurafeleri de tarih diye yazıyorlar. Sağlam bir tarih yok.

Kitapta anlattıklarınızla ilgili “tarih” değil, “geçmiş” diyorsunuz. Nasıl bir fark var?
Fark şu; dünyanın bir geçmişi var. Biz geçmişi, özellikle mukaddes kitapların yanlış yorumlarıyla değerlendirdik. Milyonlarca yıldır dünya diye bir gezegen var. Netice itibarıyla geçmişi araştırıyoruz. Tarihi verilerden hareket edersek yanılırız, çünkü tarih benim inandığım bir bilim dalı değil.

Neden?
Tarih, muzaffer devletlerin, ülkelerin emir ile kendi adamlarına yazdırdığı şeyler. Hurafelerle dolu. Mukkaddes metinlerdeki verileri nasıl kabul edebilirim? İçinde canavarlar var, cüceler var… Belki hakikatten vardı ama en ufak bir kanıt yok.


Bundan sonra “yazılmamış bir gelecek” diye bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?
Onu düşünüyorum. Şimdi başka bir kitaba daha hazırlanıyorum.

DEV HEYKELLER BENİ ÇOK ETKİLEDİ

Peki, bu kitapta sizi en çok şaşırtan başlık hangisi?
Rama Uygarlığı, Hindistan ve oradaki metinler çok enteresan. Tarihleri bilinmiyorum. 12 bin yıl öncesinden çok daha öncesine uzanıyor. Uçan dairelerden, bombalardan bahsediliyor. Normal bir tarihte olmayan şeyler. Bunlar doğru mu? Ondan etkilendim. Dev heykellerden de etkilendim. Bugünkü işçilikle onları yapabilmen mümkün değil. Kullanılan taşları getirmek mümkün değil. Son derece ilkel insanların yaptığı heykeller bunlar. Boyları 30 metreye kadar uzanıyor. Bunları kim yaptı? O tür verilerin üzerinde duruyorum.

Son güncelleme: 12:36 - 09.03.2019