Reklamsız Sözcü
ORAY EĞİN

Bu aşk fazla sana

12 Haziran 2016
Julian Casablancas ve grubu The Strokes 2000'li yıllarda yeni bir gençlik dilinin öncüsüydü.

Julian Casablancas ve grubu The Strokes 2000'li
yıllarda yeni bir gençlik dilinin öncüsüydü.

Cuma akşamı The Strokes'u New York'taki Governors Ball müzik festivalinde dinlerken fark ettim. Para verip satın aldığım son CD beş sene önce onların albümüydü. Yaptığım tek şey bilgisayara indirip daha sonra da CD'yi bir köşeye kaldırmak olmuştu. Sanırım içini de sonradan bir kiralık arabanın teybinde unuttum.
O beş sene içinde çok şey değişti hayatımda, hayatımızda.
Pek çoğumuz CD almıyoruz mesela. Ben rock da dinlemiyorum pek.
Ne günlerdi halbuki… “Unutulmak istiyorum ve hatırlatılmak istemiyorum” dizesini dağa taşa yazmak isterdim.
Ayrıcalıklı beyazlardan kurduğu The Strokes'un “Is This It” albümü ikiz kulelerin yok olmasından birkaç ay önce çıkmıştı. Kızların evinde anne babaları yokken gece geçirmekten, dev bir metropoldeki ilişki dinamiklerinden, yaşı henüz reşit olan bir kızla ilişkiye girmekten, bir gece önce sarhoşken yapılan konuşmalardan ve tabii ki partilerden bahsediyordu.
Bir anda hayatımızın ortasına güm diye düşüverdi. Sabah akşam durmaksızın dinler oldum.
Oysa birkaç ay sonra parti biter gibi oldu…
11 Eylül'ün bir buldozer gibi ülkenin üzerinden geçmesinden sonra bir diriliş başladı önce New York'ta, sonra da Amerika'nın geri kalanında.
Bir sene içinde çıkan Bruce Springsteen'in “The Rising” albümü şehrin her yerinde marş gibi çalınıyor, kentin ne kadar dayanıklı olduğunu söylüyordu.
Gençler de yenilgiyi kabul etmiyor, The Strokes gibi onlarcası stüdyoya girip yeni bir rock devriminin habercisi oluyorlardı. Yeni gençliğin sözcüsü olarak hayatın devam ettiğini gösteriyor, daha önce dile getirilmemiş temaları işliyorlardı.
The Strokes ne kadar ‘downtown'sa, Columbia Üniversitesi'nde okuyan gençlerin kurduğu Vampire Weekend o kadar ‘uptown'dı. The Strokes'la aynı kulüplerde çalan Interpol, Chicago'da kurulup Brooklyn'e yerleşen The National, Oberlin'de okuyan gençlerin New York'ta kurduğu Yeah Yeah Yeahs müzik piyasasına yerleşti ve post-punk akımının öncüleri oldular.

The Killers 2000'lerin ortasında en popüler rock grubuydu.

The Killers 2000'lerin ortasında en popüler rock grubuydu.

Malcolm Gladwell, “Outliers” kitabında doğru zamanda doğru yerde doğmuş olmanın öneminden bahseder. Mesela Bill Gates ve Steve Jobs hemen hemen aynı yaşta ve ilk bilgisayarlara yakın yerlerde dünayaya gelmişlerdi.
Bu grupların da New York'a gelip 2001'de dünyanın değişimine tanıklık edip yeni bir gençlik akımının sözcüleri olması boşuna değil. Bütün dünya değişiyor, tarih yeniden yazılıyordu.
Aynı sene Las Vegas'ta kurulan The Killers'ın solisti Brandon Flowers festivalde Cumartesi günü sahne alınca tam da benim aklımdan geçenleri söyledi. Böyle gruplar kuruluyordu, ne günlerdi… Hepimiz iyi hatırlıyoruz demek ki.
Dört gündür burnum akıyor çünkü tam Killers sahne almadan önce 40 dakika yağmur yedim açık alanda, ama şarkılarını o kadar özlemişim ki bütün kalabalıkla birlikte zıplayarak Flowers'ın eski kız arkadaşının yeni erkek arkadaşı hakkında birisinden duyduklarına ya da İsa'ya hiç benzemeyen ama centilmen gibi konuşan biri hakkındaki hikayelerine eşlik ettik.
Güzel günleri, genç ve umutlu olduğumuzu, 2000'li yılların ilk bölümüne film müziği olmuş şarkıları dinleyip pazar günü yeniyi, geleceği, şimdi popüler olanı temsil eden Kanye West'i beklemeye koyuldum. Dünden bugüne geçişin daha simgesel bir anlatımı olamazdı bu festival programındaki sıralamadan başka.
2000'lerin başında New York sound'u kendini bulurken Türkiye'de de bir rock devrimi yaşanıyordu. Yıllarca Taksim barlarında kısıtlı sayıda insanın duyduğu gruplardan çıkan isimler birden süperstar seviyesine yükseliyordu; Şebnem Ferah, Özlem Tekin, Athena, Teoman… Mor ve Ötesi, Emre Aydın gibi üniversiteliler kendi ana dallarını unutup müziğe yöneliyordu.
O yıllarda Teoman'la, Şebnem Ferah'la şehir şehir dolaştığım için biliyorum: Rock hem Diyarbakır'da hem Trabzon'da karşılık buluyor, gençlerin kendilerini ifade etme aracına dönüşüyor, yeni bir gençliği diriltiyordu.
2003'te hepimiz yenildik. Erdoğan'ın gelişi bizim kendi İkiz Kulelerimizi yıktı. Uzun süre direneceğimizi düşündük, ya da bu değişimin neye yol açacağını öngöremedik ama o gençlik de, o umut da, o şarkı sözleri de yok oldu gitti. Devrimi harcadık, fark etmedik ve yenildik.
Şebnem Ferah birden en güzel dizelerini Ebru Gündeş'in eski sevgilisine yazmaya başladı.
Athena Gökhan namaza başlayıp Acun'la saf tuttu. Emre Aydın kalktı Mustafa Ceceli'yle şarkı yaptı; insan utanır ya… Teoman liberal bir Taraf okuru oldu. Mor ve Ötesi'nin solisti Harun Tekin şahsi bir travma yaşadı: Sevgilisinin babasını yok yere Balyoz'dan hapse tıktılar. Televizyon programına orkestra olarak rock grubu seçen Okan Bayülgen bir hava durumu cümlesiyle kendisini imha ediverdi.
Şimdi gençlerin Türkiye'den gitmek istediğine dair haberler okuyoruz sık sık. Pek kimsede değişim umudu, direnecek güç, peşlerine takılacak bir öncü, rock şarkılarından kotarılmış bir düstur yok. Kalmadı… En çok akla gelen yine çayın suyu boyunu aşınca birisinin karşımıza çıkacağı umudumuzdu; 2013'te Taksim Meydanı'nda bir piyanonun etrafına toplanan gençler en son bu umudu dillendirdi. Ama sonu hep yenilgi oldu. Bu kuşak böyle hatırlanacak gibi.
2007 gibi New York'taki post-punk akımının etkisinin azaldığı gözlemleniyor; albüm satışları düştü, gruplar dağıldı, üyeler başka yerlere gitti. Oysa hepsi misyonlarını tamamladılar, kendilerine ayrılan süreyi en iyi şekilde değerlendirip yeni ve güzel bir dünyanın kapısını açtılar.
Barack Obama gibi imkansız ve mucizevi birisi dünyanın en büyük ülkesini sekiz sene yönetebildi mesela. Oturma eylemi yapan işgalci gençler bir milletin Wall Street'e yönelik uyanmasına neden oldular. Şimdi belki bir kadına Beyaz Saray'ı emanet etmek için çabalayacak post-punk şarkılarla büyüyenler…
Ya da şimdi sıra onların yenilgisine gelecek. Donald Trump, faşizm kapıda bekliyor.
Cuma akşamı The Strokes, Cumartesi akşamı The Killers, yağmur altında ıslanmamı bile umursamadan pazar günü Kanye'yi bekliyordum.
Pazar sabahı uyanıp evden çıkmaya hazırlandığımda telefonuma bir uyarı mesajı: Hava durumundan dolayı Governors Ball'un üçüncü günü iptal oldu. Kanye yok.

Zeynep Altıok Gezi'nin yıldönümü-nün bayram olmasını istiyor.

Zeynep Altıok Gezi'nin yıldönümü-nün bayram olmasını istiyor.

CHP'liler Twitter'dan çekilmeli

İki saçma öneri

Milletvekillerinden bizim temsilcimiz olarak kendilerine tanınan yetkiler dahilinde bize hizmet etmelerini, bizim yapamadığımız yapıp ülkede bir şeyleri değiştirmeleri beklenir değil mi? En azından çabalamaları, somut ve elle tutulur bir sonuç almaları.
Bir kişi bile çok şey becerebilir bazen… Oysa sosyal medyada ‘like' alma sarhoşluğu hepimiz gibi milletvekillerini de etkilemiş; asli görevlerini unutup tribüne oynuyorlar.
Bir CHP milletvekili “Cumhurbaşkanı'nın üniversite mezunu olma şartı değiştirilsin, ortaokul mezunu olsun” diye yasa değişikliği öneriyor. Neymiş, ironi yapıyormuş. İroninin en son anlaşılacağı yer Türkiye herhalde. Basındaki büyük ağabeylerimiz bizleri mesleğin başında uyarmışlardı, “ironi yaparsanız gerçek sanırlar” diye… Kendi ülkesindeki insan malzemesinden habersiz vekilin bu şakası konuyu gündemde tutmakmış; sanki konu gündemde değil. Oysa mesela bu enerjisini gerçekten diplomayı bulmaya ayırsa.
Tribünden alkış almak varken 15 dakikalık şöhretin tadını çıkarmaktan feragat eder mi vekil?
Peki bir diğer milletvekili Zeynep Altıok'un 28 Mayıs bayram olsun teklifi; Gezi'nin yıldönümü neyin bayramı olabilir? Kısa sürede gaza gelen kendisini sokağa atan, sonunda da hiçbir yere varmayan bir direniş girişiminin mi? Sonu zaferle bitmeyen bir girişimin bayram olarak kutlandığı nerede görülmüş. Hele hele bayramlarımızın (19 Mayıs, 23 Nisan, 29 Ekim) ardında gerçek başarılar ve devrimler varken… Evet, İstanbul'un Fethi de kutlanılası bir bayramdır, çünkü somut, belirgin, tarihin akışını değiştiren bir olaydır. Ama Gezi değildir, hiçbir somut başarısı olmadı.
Benzer direnişlerin meyveleri alındı oysa. Occupy hareketi Bernie Sanders'ı doğurdu, Yunanistan ve İspanya'da yeni siyasetçilerin yolu açıldı.
Gezi ise kırık hayallerin, hevesin kursağında kalmasının, itirazın hiçbir yere varmamasının simgesi olarak kaldı. Bir bayram değilse bunun sorumlusu da Zeynep Altıok'un partisi CHP'dir kuşkusuz. Milletvekili, işin kolay yolunu seçip gündeme gelmektense, partisinin neden Gezi gibi bir dinamiği, siyasete etki edecek şekilde dönüştüremediğine kafa yorabilir. Halk TV'de iki kere görünen yetersizleri siyasete sokan CHP'ye bakarsa,bayram önerisinin saçmalığını da anlayabilir.

İletişim: Bana Twitter, Facebook ve Instagram'dan ulaşabilirsiniz: @orayegin.

SIRADAKİ HABER
Paylaş Tweet Whatsapp