Sözcü Plus Giriş

Kenzo Takada: Mutlu, özgür, sınır tanımaz bir tasarımcı…

Moda dünyasının ikon tasarımcılarından Kenzo Takada, 81 yaşında Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdi. 60'larda Paris'in yolunu tutan Japon tasarımcı, Fransa'nın ve modanın başkentinde, zorluklar içinde, ilham veren, seyir değiştiren kreasyonlarla adını tarihe yazdırdı. İşte Kenzo Takada'nın hikâyesi...

Metin AKTAŞOĞLU
Güncellenme: 11:48, 06/10/2020
Kenzo Takada: Mutlu, özgür, sınır tanımaz bir tasarımcı…

Birer sanat eseri olarak görebileceğimiz moda tasarımları, işlevselliğinden ziyade anlatımıyla, manifestosuyla kendine alan bulur ve ilham verme şansı yakalar. Bu şansı yakalayan ve tasarımın yönünü değiştiren isimler tahmin edilebileceği gibi oldukça azdır. Kuşkusuz onlardan biri de Kenzo Takada'ydı. Aykırı, kadını özgürleştiren, kalıpları yıkan, renkli ancak geçmişi de gelişim ve yenilik için bir durak olarak kullanan Takada, zorluklara bulduğu yaratıcı çözümlerle de fark yaratmıştı. İster yokluk içinde ilk kreasyonunu hazırla, ister kaya tırmanışı yap, ister uluslararası bir projeyi yönetiyor ol, istersen de üçüncü dalga bir kahveci açmaya koyul! Zorluklar esnasında verdiğin kararlar, attığın yaratıcı adımlar, hikayeni anımsanmaya değer yapacak. Kenzo'nun hikayesi gibi…

Moda dünyası ünlü Japon tasarımcı Kenzo Takada’nın Covid-19’a yenik düşmesiyle sarsıldı. Dünyaca ünlü KENZO markasının yaratıcısı olan 81 yaşındaki Takada, Paris’te yaşamını yitirirken ardında ölümsüz bir miras ve sayısız ilham kaynağı bıraktı.

Zamanının ötesinde tasarımlarının yanı sıra karakterini de çizgilerine yansıtan Takada, yakın çevresinin de söz ettiği gibi enerji dolu, nazik ve yetenekli kişiliğini kreasyonlarına da taşımayı başardı. Çok renkli tasarımlarını, bol ve asimetrik kesimlerle sunan Kenzo Takada, ilkleri başarmasının yanında kadını özgürleştiren çizgileriyle de her zaman önde gelen bir isim oldu.

Japonya’dan dünyaya açılan ve modanın kalbinin attığı Paris’i adeta fetheden Kenzo Takada, ünü dünyaya yayılmış ilk Japon modacıydı. Takada, aynı zamanda Tokyo’daki Bunka Moda Okulu’na kabul edilen ilk erkek öğrenci olmuştu. Üniversiteyle arası pek de iyi olmayan Kenzo Takada, ailesinin de isteğiyle edebiyat okumak için Kobe Üniversitesi’ne girse de bu macerası kısa sürdü. “Üniversite bana göre değildi” diyen Takada, Bunka’da da ilk zamanlarda oldukça zorlandığını: “Bunka’da sanki herkesin gerisinde gibi hissediyordum, anlatılanlardan hiçbir şey anlamıyordum” sözleriyle aktarıyordu.

Mezuniyetinin ardından kısa bir dönem Japonya’da çalışsa da 1964 Yaz Olimpiyat Oyunları hazırlık sürecinde Tokyo’daki evi istimlak edilince, 1965’te okuldan hocası Chie Koike’nin tavsiyesine uyarak gemiye atladığı gibi hayallerine açıldı ve Paris’in yolunu tuttu.

The Godfather 2'de Vito'nun Özgürlük Anıtı'nı ve New York'u ilk defa gördüğü anda yaşadığı veya Yeşilçam filmlerinde kahramanımızın Haydarpaşa Garı'nın merdivenlerinden İstanbul'a baktığında yaşadığı büyülenme hissi Tanaka için Notre Dame Katedrali'ni görünce oluşmuştu. Bu iki örmekteki “Yeneceğim seni New York/İstanbul” hissi Kenzo'da bu kadar dramatik bir şekilde oluşmamıştır muhtemelen ancak onun da Paris sahnesine adını kazımak gibi bir hedefi vardı elbette…

‘Freelance’ bir tasarımcı olarak, neredeyse beş parasız, eser miktarda Fransızca’yla atıldığı yolculuğunda kumaşlarını bit pazarlarından alarak bir “yeni” bulmaya çalışıyordu. İçine düştüğü bu çaresizlik durumu da aslında Kenzo’nun tasarım dünyasına adını yazdırmasına neden oldu. Japonya’dan getirdiği ve özenle sakladığı kaliteli kumaşlarla, Paris’in bit pazarlarından, eskicilerinden topladığı ucuz kumaşları bir araya getirmek zorunda kalan Kenzo’nun bu sıkıntısı ikonlaşmış, eklektik tarzının da doğuşuna sebep oldu.

1970’te kendi imzasıyla çıkardığı koleksiyondaki iri çiçek motifleri ve bol kesim tarzı, bir manifaturacıdan aldığı seri sonu ucuz kumaşlardan doğmuştu ancak bir moda koleksiyonunu değerli kılan elbette “malzeme” değil, tasarımcının tasarım dili ve çığır açıcı anlatımı olduğundan Kenzo Takada’nın yükselişi de bu şekilde başlayacaktı.

Zorluklar ve bulunan çözümler noktasına biraz daha değinmek gerekirse karşımıza unutulmaz bir Kenzo hikayesi çıkıyor. Bit pazarında karşılaştığı bir kadın, Galerie Vivienne'de ona ucuza bir yer ayarlayabileceğini söylediğinde heyecanla bu cömert teklifi kabul eden Kenzo, toplamda 200 dolara aldığı kumaşlarla hazırladığı ilk kreasyonunu ile fark yaratacaktı. “Jungle Jap” böyle doğacaktı.

Marci McDonald, Maclean's dergisinin 8 Ağustos 1977 tarihli sayısında şöyle anlatıyor:
'Ayırdığı 200 dolar ve altı arkadaşıyla, Montmartre'deki bir ucuzluk dükkanından en çılgın kumaşları satın aldı; çiçek baskıları, ekoseleri ve pötikareleri pastişlerle bir araya getirdi, tuhaf tül dallarını Banana Split'i andıran ayakkabılara yapıştırdı ve bir parti vermeye karar verdi. Dekorasyon için hiç parası kalmayınca, tüm duvarları sürreal bir Tropicana görüntüsüne boyadı ve adına da 'orman' dedi -bu isim dükkanının adı için ona, öfkelendirdiği iki Japon meslektaşı tarafından açılan iki davaya ilham verecekti. Avurtları çökük mankenlere parası yetmediği için bir arkadaşı, foto modellik yapan mültecilerden karmaşık bir ekip oluşturdu içlerinden biri, yüzü akne içinde defileye gelmişti ve Kenzo ile arkadaşları çözümü bütün sivilceleri yeşile boyamakta bulmuştu.'

Bir başka tanık da Vogue Fransa’dan Patrick Hourcade… 14 Kasım 1976 tarihli New York Times’a Kenzo’nun hikayesini aktaran ve o gün modellerin makjayını yapan Hourcade, “Çılgıncaydı. Hayal edebileceğinizin sınırındaydı. Kenzo olağanüstü kumaşlar kullanıyordu… Ucuz oyuncak bebeklerin üzerinde gördüğünüz cinsten. Ve aksesuarlar -muz şeklinde yanları uçuşan ayakkabılar. Sürrealdi ve model Apollonia sivilce içinde gelmişti. Tüm aknelerini yeşile boyadık” sözleriyle şok etkisi yaratan defileyi anımsıyordu.

Bir klasik, bir klişe olarak sürekli dile getirilen doğu-batı sentezinin gerçek ve başarılı temsilcilerinden biri aynı zamanda Kenzo Tanada. Sentezcilik ile kalmayıp yol da göstermiş elbette. Yohji Yamamoto ve Issey Miyake gibi tasarımcıların önünü açan Tanaka, rock temalı ancak Japon kültürünün de derin etkilerini barındıran defileleri ile sadeliği ve durgunluğu, eğlence ve renklerle birleştiriyordu.

ʻʻ
Özgürlük ve ahenk...
İşim her zaman özgürlük ve ahenk, uyum hakkındaydı. Sınırları aşan bir tasarımcı olarak hatırlanmak istiyorum.
Kenzo Takada

2000 yılında Vogue dergisine “İşim her zaman özgürlük ve ahenk, uyum hakkındaydı. Sınırları aşan bir tasarımcı olarak hatırlanmak istiyorum” demişti ve aslında bir kalıba sokulamayacak, bir sınırla hapsedilemeyecek bir yaratıcılık alanı vardı. Takada, hakkında konuşanlardan biri de hippi imajı denince akla gelen ve 70’lere damga vuran modellerden biri olan İsveçli Gunilla Lindblad’dı. O günleri hatırlayan ve Kenzo ile çalışmanın farkını anlatan Lindblad, 2015’te şöyle demişti:

Kenzo, modeller için o zamanın en gözde tasarımcılarından biriydi. Herkes Kenzo ile podyuma çıkmak isterdi zira ‘catwalk’ları başlatan Kenzo’ydu. Önceden moda tasarımcılarının şovları çok yapısaldı, verilen numarayı giyerdin… Hazır giyimde bu daha başlamamıştı. Yolu açan Yves Saint Laurent’le Kenzo oldu ama Kenzo daha gençti. Dergilerde çıkan bütün top modelleri ayarlardı, onun şovunda yer almak çok güzeldi o yüzden. Ve sık sık giydiklerinizi size verirdi. Ödemeyi kıyafetle yapardı.”

 

View this post on Instagram

 

Dear Kenzo – how sad to lose to Covid the designer who smiled so much and founded the roots of Japanese design in Paris fashion. Although Kenzo Takada – or “jungle Jap” as he called himself – had left his brand in 1999 – six years after it had been bought by LVMH – he remained an emblem of international style. I remember him talking earnestly with my husband about playing poker; and telling me that he wanted to make “happy” clothes. That meant colourful, with a freedom for the woman's body – and an international attitude way before his time. His collections captured an energy where shape and colour became together joyously. He slipped away in hospital in Paris, which he loved. May he rest in peace.

A post shared by Suzy Menkes (@suzymenkesvogue) on

ABD’li moda yazarı Armand Limmander, Vogue’a yazdığı bir yazısında Takada’nın felsefesini “Kenzo tasarımlarına başladığında mantrası yatıştırıcı bir şekilde çok basitti: Dünya güzeldir” ifadeleriyle aktarıyordu. The Guardian’a demeç veren Vogue’un moda yazarı ve muhabiri Suzy Menkes ise Kenzo’yu “uluslararası stilin amblemi” olarak nitelendirerek “Bana ‘mutlu’ kıyafetler tasarlamak istediğini söylediğini hatırlıyorum. Bu renkli ve kadın bedenini özgürleştiren bir tasarım anlamına geliyordu ve beynelmilel davranışı zamanının çok ötesindeydi” ifadelerini kullandı.

1999’da son kreasyonunu tasarlayan ve emekliye ayrılan Kenzo Takada, KENZO markasını 1993’te LVMH Louis Vuitton’un da sahibi olan şirkete sattı ve markasına uluslararası bir kimlik kazandırdı.

Parfüm sektörüne de adım atan Kenzo Takada’nın markası; güçlü, enerjik, renkli ve bağımsız kadın imajının altını reklamlarında da çizdi. 2016’da Spike Jonze’un çektiği ve Margaret Qualley’nin performansıyla baş döndürdüğü ödüllü Kenzo World reklamı da bu mirasın ışığında hayat buldu ve ses getirdi.

Paris’teki ilk butiğini açtıktan 50 sene sonra yaşamını yitiren Kenzo Takada’nın ardından Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo da bir paylaşım yaptı ve “Paris, evlatlarından birinin yasını tutuyor” dedi. Vefatına kadar Fransa’nın ve modanın başkentinde yaşamını sürdüren Takada, 1990’da yaşamını yitiren eşi Xavier de Castella ile Paris’te yaşadıkları eve otantik bir çay evi ve sazan balıklarının yüzdüğü bir gölet inşa ettirerek vazgeçemediği Paris’e, Japon kültürünü taşımıştı.

Yayınlanma Tarihi:10:21,
Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more