Sözcü Plus Giriş

Küstürülen yabancı geri kazanılmalı

Büyümenin şeklinden ziyade başladığımız noktaya ne zaman geri geleceğimizin önemine dikkat çeken ekonomist Gizem Öztok Altınsaç, “Eğer döviz girişi sağlamak istiyorsak, öncelikle küstürdüğümüz yabancıyı geri kazanmamız gerekiyor” dedi. Ekonomist ekonomik büyümeye tekrar geçilebilmesi için şu sözleri kullandı: Şu anki tahminler bu işin en erken 2021 sonunda olacağına işaret ediyor.

Mehtap ÖZCAN ERTÜRK
06:20 -
Küstürülen yabancı geri kazanılmalı

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu yılın sonunda 170 ülkede, yani dünyanın nere­deyse yüzde 90'ında kişi başına gelirin düşeceğini tahmin ediyor. Küresel ekono­mide daralma beklenirken, to­parlanmanın hangi koşullarda ve ne kadar süreceği tartışma­ları da sürüyor.

Türkiye'de de ekonomi yönetimi “dibe vurup hızla toparlanmayı” ifade eden ‘V' şeklinde bir büyüme senaryosu üzerinde duruyor. Büyüme konusunun eksik bir eksende tartışıldığını düşünen Özyeğin Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ekonomist Gizem Öz­tok Altınsaç, “Temel sorun ilk şoku atlattıktan sonra topar­lanmanın ne kadar uzun vade­ye yayılacağı ile alakalı” diyor. Türkiye ekonomisinde son 5-6 yıldır ortaya çıkan net bir gelir erimesinin mevcut olduğunu kaydeden Altınsaç'a göre, mücadelenin ilk aşamasında enflasyon olmalı. Altınsaç, sorularımızı şöyle yanıtladı:

Gizem Öztok Altınsaç

GEÇEN YILLARI DOĞRU DEĞERLENDİREMEDİK

-Hane halkı gelirlerinde düşüş ve işsizlik kritik boyutlarda artıyor. Alınan tedbirleri yeterli görüyor musunuz? Alınan tedbirleri yeterli görüyor musunuz?

Global ekonomi daha önce emsali görülmemiş bir krizle yüz yüze ve muhtemelen bu krizde 85 trilyon dolarlık global ekonominin yüzde 10-15'i kaybedilecek. Kaçınılmaz olarak,  Türkiye ekonomisi de bu süreçten şiddetli etkilenecek. Global ekonomiler bu süreçle baş etmek için faiz düşüşü, para basılması, bütçe destekleri gibi oldukça yoğun destek paketleriyle gelmekteler. Türkiye benzer tedbirleri belli bir ölçüye kadar alıyor. Daha çok kamu bankaları destekli yüklü kredi büyümesi kanalı ile gerçekleşiyor. Bundan başka çare de çok yok çünkü faiz düşüşleri tarafında enflasyon elimizi kısıtlıyor. Keza yine enflasyon kaynaklı bir dolarizasyon sürecimiz net ve merkez bankası döviz rezervlerimiz emsallerimize kıyasla zayıf (GSYH %11'i). Bunlar kolay para basmamızı da zorlaştırıyor.

Ekonominin de dövize olan ihtiyacı bir taraftan net şekilde sürüyor. Dolayısıyla Türkiye'nin, diğer ülkeler gibi muazzam para basarak ya da bütçe açığını 3-4 kat artırarak destek verebilmek gibi bir lüksü bulunmuyor. Geriye de ister istemez kredi büyümesi kanalını çalıştırmak kalıyor. Elbette bunun da yan etkileri mevcut ama olabildiğince az yan etki ile kullanabileceğimiz geriye kalan tek alet seti bu. Geçtiğimiz 5-6 yıllık dönemde enflasyonla mücadele, dolarizasyon ve rezerv güçlendirme stratejilerini daha doğru değerlendirseydik, daha fazla müdahale edebilecek yerimiz de olurdu. Bu kriz döneminde şiddetli kredi büyümesi kanalı ile tüketime yüklenerek büyüme yerine; kısmen daha sakin daha az müdahaleci bir patikaya oturma çabasını benimsersek, ileride enflasyon, cari açık ve fonlama sorunuyla mücadele etme kapasitemiz daha yüksek olur.

-Ekonomi yönetimi ‘V' şeklinde bir büyüme senaryosu üzerinde duruyor. Avrupa daralırken, Türkiye büyümeye devam edebilir mi?

Büyüme konusunun eksik bir eksende tartışıldığını düşünüyorum. Şeklinden ziyade başladığımız noktaya ne zaman geri geleceğimiz daha önemli.  Şu anki tahminler bu işin en erken 2021 sonunda olacağına işaret ediyor. Bu denli kısa sürede şiddetli bir dibe gidişin ardından, grafiklerin iktisadi faaliyette V şeklinde canlanma göstermesi normal. Temel sorun ilk şoku atlattıktan sonra toparlanmanın ne kadar uzun vadeye yayılacağı ile alakalı.

Türkiye ekonomisine gelirsek. Dış talebimizin en önemli destekleyicisi Avrupa. Ve Avrupa bu krizi en derin yaşayan bölgelerden biri. Avrupa'ya yakınlığımızı ve ticari ilişkilerimizin yoğunluğunu dikkate alırsak, Nisan ayında neden ihracat ve sanayi üretimindeki daralmanın yıllık yüzde %30'lar seviyesinde oldukça şiddetli gerçekleştiğini daha net anlarız. Resmin dışında kalmamız çok olası değil.

Öte yandan, içeride özellikle tüketim kanalı ile bu denli iktisadi büyümeye yüklenirsek kısa vadede daha iyi bir büyüme elde etmemiz mümkün fakat bu da arzu ettiğimiz ölçüde dengeli olmaz. Bu durumda da enflasyon ve cari açık gibi yan etkiler ile mücadele etmemiz gereken bir 2021 karşımıza çıkar. Yine büyüme problemi demek. Türkiye ekonomisinde sadece Covid krizi kaynaklı değil, son 5-6 yıldır ortaya çıkan net bir gelir erimesi mevcut. Bu sorunu çözmediğimiz müddetçe farklı açılardan büyüme sorunu sıklıkla karşımıza çıkacaktır. Bu mücadelenin ilk aşaması enflasyonu çözmek.

ÖNGÖRÜLEBİLİR POLİTİKALAR GEREKİYOR

– İktisat profesörü Daron Acemoğlu,  Project Syndicate'de yayınlanan yazısında gelişmekte olan ülkelerin 7.5 trilyon dolara ulaşan borçları için yapılandırmaya işaret etti. Türkiye’nin buna ihtiyacı var mı?

Dış borç yapılandırması konuşulduğu kadar kolay bir konu değil. Yöntem olarak da son çare olarak bakılmakta. Nasıl ki orada borçlu borcunu zamanında ödeyemeyip yapılandırmaya giderken kredibilite kaybı yaşıyorsa, benzer süreç ülkeler içinde geçerli. Gün sonunda global finans çevrelerinden dışlanmanızla sonuçlanır.

Türkiye özelinde şuan böyle bir gündem olmadığı gibi buna ihtiyacımız da yok. Bunlardan evvel yapabileceğimiz pek çok adım var. Eğer belli bir döviz kaynağımız yoksa ve ekonomi olarak döviz girişini sağlamak istiyorsak, öncelikle küstürdüğümüz yabancıyı geri kazanmamız gerekiyor. Finansal yapıda ani ve öngörülemeyen değişikliklerin olduğu bir yapıda bu çok mümkün olamayabilir.

Yine özellikle bankalarımız dış borç çevirmede sorun yaşamasa da bunun maliyet bacağı arzu ettiğimizden yüksek. Benzer durumu kamu dış borçlanma maliyetlerinde de görmekteyiz. Tamamen ülke risk priminin yüksek olmasından kaynaklı. Bunu düşürmemiz için de öncelikle inşa ettiğimiz makro politikaların öngörülebilir olması gerekiyor. İkinci olarak da belli makro rakamlarımızı kalıcı olarak düzeltmemiz lazım. En azından emsallerimizle belli seviyelere çekmemiz gerekli. Attığımız adımların günübirlik olmasından ziyade karşı tarafa kalıcı sürdürülebilir makro politika dizayn ettiğimizin ve bundan sapmayacağımızın sinyalini net vermemiz lazım.

-Pandemi bittiğinde gelir dağılımı eşitliği görünümünde nasıl bir tablo öngörüyorsunuz? 

Gelir dağılımı bozulucaktır. Bu sadece Türkiye'de değil tüm dünyada karşımıza çıkan bir sorun. Türkiye özelinde bakarsak, enflasyon ile refah seviyesini sık sık karıştırıyoruz. Vatandaşların enflasyonu inandırıcı bulmamasının ardında yatan sebep de bu. Oysa asıl şikayet edilen konu alım gücünün düşmesi ve refah kaybı. Son 5-6 yıldır, yıllar itibari ile enflasyonun her yıl ortalama yüzde 10 olduğunu kabul ederek bir hesap yapalım. Bu durumda, gelir seviyesinin, birikimli fiyat artışının belirgin altında kaldığını ve bunun da önemli refah kaybı ile sonuçlandığını görebiliriz.

Bizler, rakamlara alışsak bile, 5 yıl ortalama yüzde 10 enflasyonun ekonomi üzerinde, algıladığımızdan çok daha yüksek olumsuz ve kalıcı etkileri olduğunu da söylememiz lazım. Bu meseleyi konuşurken, dünyada ve emsallerimizde de son derece düşük enflasyon olduğunu da hatırlamamız gerek.

KGF DENEYİMİ BİZE GÖSTERDİ

-Bankacılık sektöründe ciddi oranda kredi sıçraması yaşanıyor. Krediler ve büyüme arasındaki ilişki düşünüldüğünde, mevcut süreçte avantaj ve dezavantajları ne olur?

Ekonomiye kamu bankaları ve kredi kanalı ile destek vermenin boyutunu doğru ayarlamak lazım. Türkiye'nin 2017'deki gibi bir KGF deneyimi var. O dönem attığımız adımlar başlangıçta son derece yerinde olmakla beraber, aşırıya kaçınca istenmeyen sonuçlar doğurdu. Sonuçları bize net şekilde şunu söylüyor: ‘Bu ekonomide kredi büyümesine aşırı yüklendiğin takdirde önce enflasyon ardından cari açık ve gün sonunda döviz açığı problemi yaşıyorsun.' İktisadi olarak da bu yapıyı kısa sürede değiştirmek kolay olmadığı için hele ki böyle bir global resesyonda, geçmiş deneyimlere bakarak daha kontrollü adımlar atmakta fayda var. Yalnız “daha kontrollü” kelimesinden “daha müdahaleci” bir yaklaşım da çıkmamalı. Kontrollü olmak ile müdahalecilik arasındaki çizgiyi de daha sağlıklı bir zemine oturtmalıyız.

Aktif Rasyosu faiz indirimlerine öncülük etti

-Aktif rasyosu formülü ve faiz ilişkisi düşünüldüğünde BDDK'nın piyasa faizlerin belirleme etkinliğinin de arttığı düşünülebilir mi? Merkez Bankası politikalarını etkiler mi?

Aktif rasyosu net şekilde TCMB'nin faiz indirimlerine öncülük etti. AR kaynaklı bankaların ürettikleri çözüm yolları faizde belirgin şekilde düşüş ile sonuçlandı. Otoriteler tarafından tek rasyo ile hem faizi düşürmek hem kredi artışını sağlamak hem de tahvile talep yaratarak bütçe finansmanını kolaylaştırmak gibi kısa vadeli net kazanımları olmuştur. Fakat genel iktisadi denge açısından ilerleyen vadede aktif kalitesinin bozulma riski, bir dönem sonra kredi vermek için daha fazla kaynak ihtiyacı doğması, ve enflasyon yaratma gibi daha orta vade başka sorunlarımız ortaya çıkıyor. Artı bankacılığın yapısı da kısmen değişiyor.

Bu süreçte para politikasının etkinliğini azaltan asıl faktör, dolarizasyonun devam etmesi. Ekonominin önemli bir yükümlülüğü olan dolar üzerinde bir kontrolünüz yok ve her faiz indirimi bu süreci kemikleştirmekte. Bu döviz yükümlülüğü olan özel sektör ile ilgili kısmı. Bir de hane halkı ile ilgili olan kısmı var o da enflasyon. Enflasyon yüksek ve insanlar gelir kaybına karşı tasarruflarını koruma güdüsü ile dövize yönelmekteler.

Son güncelleme: 09:27 11.07.2020
Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more