Sözcü Plus Giriş
EGE CANSEN

Hakkari’de otur Harvard’da oku

13 Eylül 2020

1965'te Pennsylvania Üniversitesi Finans ve Ticaret Fakültesi lisansüstü bölümünde öğrenciydim. ODTÜ'yü bitireli 4 yıl olmuştu. İş tecrübem vardı. Anlatılanların çoğu hakkında bilgiliydim. “Enformasyon sistemleri” adı altında bilgisayarların iş idaresine uygulamasına dair bir ders alıyordum. Hoca “Eğer firmanızda bilgisayar kullanıyorsanız, muhasebenin, satış bölümüne duvar bitişik olmasıyla 5.000 km uzakta olması arasında hiçbir fark yoktur” dedi. Çok yalın ama çok çarpıcı bir örneklemeydi.

Gerçekten satış bölümündeki konsollardan sisteme girilen bilgilerin sinyalleri, muhasebe bölümündeki makineye saniyede 300 bin km hızla ulaşıyordu. Bu hızda fiziki mesafe anlamsızdı. Mesele, enformasyon sisteminin amaca uygun şekilde tasarlanıp işletilmesindeydi. Unutmayın, o zamanki bilgisayarlar, bugününkilerin yanında hız bakımından kağnı arabası kalırdı.

Üstelik hem donanımları yeteneksiz hem de yazılımları ilkeldi. Ama yine de inanılmaz makinelerdi.1980'lere gelindiğinde bu aşama çoktan geçilmişti. Bir kısım İngiliz firmaları muhasebelerini Hindistan'da tutturuyordu.

ŞUBESİZ BANKACILIK

Bankalar, müşterileri “kendi işini kendi yapar” hale getirip eleman tasarrufu sağlamayı düşünen ilk kuruluşlardır. Buna da “şubesiz” ve “şube siz” adını verdiler. Fikir çok yaratıcı olmasına rağmen, uygulama masraflarını düşürmede fazla bir başarı gösteremedi. Yıllar geçti. İnternet yaygınlaştı, hızı misliyle arttı. Akıllı telefonlar çok akıllı oldu, kullanıcı dostu yeni programlar ve aplikasyonlar gelişti.

Yine de “şube-siz” bankacılık patinajdaydı. Çünkü banka müşterisi “şubeye gidip bir insanla yüz yüze görüşmek hatta hesap cüzdanı işletip ıslak imza almak” istiyordu. Sanal ortama bir türlü güven duymuyordu. Ta ki koronavirüs salgını çıkıncaya kadar.

Salgın insanları eve hapsedince, banka yönetimleri şubelerdeki hatta merkezdeki memurlarını “evden çalışma” düzenine geçirdiler. Onlar da müşterilerini uzaktan işlem yapmaya teşviğe başladı. Bir kez daha zaruret, icadın anası olmuştu.

TASARRUFUN PARADOKSU

Eğer memurlar evden çalışabiliyorsa, evinin şubenin yakınında olması ile 5.000 km uzakta olması arasında hiçbir fark yoktur. 1965'te hocanın dediğine 2020'de geldik. Bundan sonra firmalar yeni bir “insan kaynakları” yönetimi modeline geçebilir.

Yaşaması pahalı, dolayısıyla çalışanların ücret talepleri yüksek olan büyük şehirlerde kurulu firmalar, küçük şehirlerde oturanları doğrudan işe alabilirler. Kısa bir “oryantasyon/yönlendirme” eğitiminden geçen yeni elemanlar, halen oturdukları beldelerden hiç ayrılmadan İstanbul'da işe girebilirler. Hesap ve tasarım, hatta 3 boyutlu baskı makineleriyle imalat yapan mühendis ve teknisyenler de evden çıkmadan sanayi şirketlerinde çalışmaya başlayabilir.

Hayalimizi zorlarsak, “Robotlarla ameliyat yapan cerrahlar, görüntülere veya tahlillere bakarak teşhis koyan hekimler de işlerinin çoğunu evden yapabilir” diyebiliriz. Bu yeni düzen, çok parlak öğrencilere “Hakkari'de otur, Harvard'da oku” imkanı da yaratabilir.

Bir iktisatçı olarak, emek piyasasının inanılmaz rekabetçi bir ortama evrildiğini söyleyebilirim. Türkler yüksek maaşlı Almanların, Çinli veya Hintliler de Türklerin işlerini elinden alabilecektir. Meraklısına ev ödevi: Ulusal tasarrufun artışı, milli geliri nasıl büyütür? İrdeleyin.

Son söz: Tüketim ve yatırım, üretimin arabasının iki atıdır.

Paylaş Tweet social-whatsapp Whatsapp Paylaş more