Gazeteci için 5 ölüm!

Dün “Gazeteciler ve Basın Bayramı” kutlandı ve denk geldi “Yandaş Gazetecilik ile Fondaş Gazetecilik” üzerine çok sayıda yazı ile haber yayımlandı.

Gazeteci tartışılıyor.

Nedir?

Ne değildir?

Nasıl olmalıdır?

Benim 40 yıldır yaptığım gözlemlere göre gazeteci için 5 ölüm vardır. Bir gazete ya da TV sahibi, bir gazete muhabiri, bir gazete yazarı, 5 adımdan birini ya da birkaçını atarsa ölmüş demektir. Hepsini yaparsa zaten doğmadan ölmüş sayılır.

Ölüm 1:

Gazeteci yazılarında asla “kendinden” bahsetmeyecek, kendini anlatmayacak, “ben… ben… ben…” demeyecektir. Okur gazeteciyi değil, onun yazacağı “bilinmeyeni-gizleneni” merak eder. Haber nedir? Haber gizlenendir. Gazeteci gizleneni yazandır.

Ölüm 2:

Gazeteci, yazılarında hiç kimsenin ve hatta okurun bile “dalkavukluğunu-yağcılığını-yandaşlığını” yapmayacaktır. Gazeteci okurunun görüşüne saygılı olur fakat onun hep bir adım önünde gider. Gazeteci, okurun kiralık katili değildir.

★★★

Ölüm 3:

Gazeteci yazılarını hangi dilde yazıyorsa o dili çok temiz, çok düzgün ve herkesin anlayacağı, kavrayacağı, sindireceği ve okurun üç satırı okuduktan sonra yazıdan vazgeçmeyeceği bir dikkatle yazmalıdır. Gazeteci yazılarına okurun kalbine dokunan bir üslup katabilir ama asla anlaşılamayan bir cümle kuramaz. Okurun anlamadığı yazı, gazetecinin ölümüdür.

Ölüm 4:

Gazeteci, bilineni, daha önce duyulmuş olanı yazarsa “tekrara düşmüş” sayılır. Gazetecilikte “bilineni yazmak” ölümü seçmektir. Okur, duyulmayanı okumak ister.

Ölüm 5:

Gazeteci kalemini, “asla kimseyi vurmak için ve asla kimseyi savunmak için” kullanmayacak ve kullandırmayacaktır. Gazetecilikte “kalemine efendi olmak” en önemli ilkedir. Kaleminde özgür olmak “yüzde yüz bağımsız-bağlantısız” duruştan geçer. Gazeteci iktidarın yanında, onun yardakçısı, papağanı, borazanı olamaz. Aynı zamanda egemenin, güç sahibinin, zenginin, zorbanın, mafyanın, haksızlık yapanın, devleti ve halkı soyanın da yakınında duramaz. Kalemini kimseye satmaz. Kimseye kiraya vermez.

★★★

Hepsi bu.

5 ölüm var.

5 ölümden kaçabilmenin birinci ve baş gereği de; “gazeteciliğin zengin eden, lüks içinde yaşatan, sınıf atlatan bir iş olmadığını” daha mesleğe adımını attığında kabul etmektir.

Vaktinizi alıyorum.

Bunları niçin yazdım?

Bir haftadır ABD'de kurulmuş adı “Chrest Foundation” olan bir vakıf, Türkiye'de çok sayıda gazeteciye bol paralar dağıtmış. Kimine 476 bin dolar, kimine 276 bin dolar, bazılarına 176 bin, en az değer bulduklarını da 6 bin dolar fonlamış.

Fondan beslenen.

“Fondaş” olur.

ABD'li vakıftan beslenip gazetecilik yapıyoruz diyenler yapılan eleştirilere “evet biz ABD merkezli vakıftan fon aldık ama biz onun düdüğünü çalmıyoruz, bakın biz iktidara muhalefet de yapıyoruz…” türünden çok ucuz, basit, aptal uyutur, sersemce bir savunmaya geçtiler.

Kimse inanmadı.

Çünkü gerçekten bağımsız gazetecinin ilk sorusu: “Onlar size yüzbinlerce dolar fon verdi, siz onlara ne verdiniz?” oldu.

★★★

ABD fonuyla muhalefet gazeteciliği yapmak olsa olsa iktidara “can suyu” vermek olur. Nitekim 20 yıldan beri iktidar dalkavukluğu ve savunuculuğu yapan, iktidarın kusurlarını ve Türkiye'yi sürüklediği uçurumu görmeyip; tersine laik-demokratik cumhuriyeti din eksenli yapıya dönüştürmeyi milli ve yerli siyaset diye savunan, dinin iktidara gelmenin bir oyalama, afyonlama, uyuşturma aracı haline getirildiğini yazmayan kalemler (yandaş), hemen “ABD'li vakıftan beslenen fondaş kalemlere” eleştiri yağdırıp üste çıkmaya çalıştılar.

Erdoğan iktidar oldu.

Basına 5 ölümü soktu.

Devlet bankalarının parasıyla partili müteahhit iş adamlarına çok satan gazeteleri satın aldırdı, “havuz medyası” diye bir model oluşturdu ve iktidara kalemini kiralayıp satmış olan yazarları, havuzdan besledi. Havuzun suyu azalmasın diye devlet kuruluşlarının ilan paralarını yandaş kalemlerin yazı yazdığı gazetelerin sahiplerine hortumlattı.

Ne fondaş!

Ne yandaş!

İkisi de ölüm.

TARİHLE RÖPORTAJ (Unutkanlığa ilaç)

Ali Demir'den açıklama

Önceki gün bu köşede yazdığım “Et ve Tırnak gibi…” başlıklı yazıda adı geçen Prof. Dr. Ali Demir'den bir açıklama geldi. Kendisine bu yazıda haksızlık yapıldığını ve yazının gerçekleri yansıtmadığını dile getiriyor ve Eylül 2011 ile Nisan 2015 tarihleri arasında ÖSYM başkanlığı yaptığını belirtiyor. Ve “2010 KPSS, 7-8 Temmuz 2010'da yapılmıştı. Ben Eylül 2010'da ÖSYM'ye vekaleten başkan oldum. Avukatlıktan Yargıçlığa Geçiş sınavında var olan şüpheler nedeniyle ÖSYM Yönetim Kurulu, sınavı iptal etti. Komiser yardımcılığı sınavını ÖSYM hiçbir zaman yapmadı. TEOG sınavını da ÖSYM hiçbir zaman yapmadı. Ben neden zulüm görüyorum biliyor musunuz: FETÖ' nün, PKK'nın ve diğer terör örgütlerinin ÖSYM'den nemalanmalarının önüne geçip sadece hakkı teslim eden sınavlar yapacak bir sistem kurduğum için” diyor.