KURBAN dedem, babamın ba­bası Birinci Dünya Savaşı sürerken doğmuş.

Kimlik kaydına göre 1917’de.

Erzurum’un Pazaryolu ilçesine bağlı Büyükdere köyünde.

Osmanlı nüfus defterlerine göre 500 yıllık bir köy.

Osmanlı’nın sınır şehri sayıldığımız için Cumhuriyet’in ilanına kadar aralıksız savaşlar ve Rus işgalleri görmüşüz.

Dedem “Ben doğduğumda babam yoktu. Ya ben anamın karnında üç aylıkken veya ben doğduktan üç ay sonra ölmüştü” diyordu.

Dedemin babası Yusuf’un bir mezarı bile yok.

Rivayet o ki, askerde hayatını kaybetti.

Nerede öldü...

Nereye gömüldü, bilmiyoruz.

Yetim doğduğu için dedemin adını ‘Kurban’ koymuşlar. Dedem, annesi Sakine ve ağabeyi Halil yaşaması mucizevi bir hayata başlamışlar.

★★★

Osmanlı varken...

Köyümüze ağalar hakimmiş.

Ağalar yetim gördükleri için de­demlerin çayırlarına çökmüşler.

Kurban ve Halil dedelerime, bu iki kimsesize göre, Cumhuriyet’in ilanı, köylerimizde ağalığın son bulduğu gündü. Ağaların el koyduğu diğer çayırımızı Cumhuriyet’in gönderdiği mahkeme sayesinde kurtarabilmişlerdi çünkü.

★★★

Siz bakmayın bir grup İslamcının “Harf Devrimi ile bir gecede cahilleş­tik” diye sayıklamalarına.

Kurban dedeme göre “O vakit Pazaryolu’nın 100 pare köyünde mektep yoktu.”

Dedem okuma yazmayı dört yıllık askerlik görevi sırasında Ali Okulu’n­da öğrenmiş. Yani, TSK bünyesinde kurulan okuma yazma kursunda... Dedem, bu sayede Kuran’ı Türkçe harflerle okurdu.

Aslında, dedemin bütün kuşağı ve hatta ondan sonrakiler de bu şekilde okur-yazar olabilmiş.

★★★

Yöredeki ilk okullarından biri, dağın yamacında kurulan bizim köyümüzde açılmış. O tarihlerde, eğitmenlik kurslarında yetiştirilen köyün bir genci, Mehmet Ali dede, geri döndüğü Büyükdere’de köylüle­rin yardımıyla okul açmış.

Ve üçüncü sınıfa kadar eğitim vermiş.

Benim babaannem ve annean­nem, eğitmene yetişmedikleri için okuma yazma bilmezdi. Ancak annem, teyzelerim ve halalarım eğit­men okulunda üçe kadar okumuş.

Amcamın akranları ilçede ortaokul ve liseye gidip üniversiteyi bitirmiş.

Ve onlardan birisi, Şadi hoca, beş sınıfa yükseltilen Büyükdere İlkoku­lu’nda öğretmenlik yaptı.

Bir diğeri, Tayyar Ayyıldız, profe­sörlüğe yükseldi.

Tayyar hocanın 1975’te kaleme aldığı tezinin başlığı şöyle:

“Büyükdere Köyü’nün Sosyo Eko­nomik Yapısı”

Bu tez köyler üzerine yazılan bilimsel incelemeler için kaynak oluşturuyor.

★★★

Dedemin üç kızından biri, Kezban, daha bebekken hastalıktan ölmüş. Dedem bir gün Kezban’dan söz ederken, “Aldım arkama, tek başıma gömdüm” demişti.

Kezban can verdiğinde, köyümüz­de ne sağlık ocağı, ne doktor ne de sıhhiyeci vardı.

Cumhuriyet’in imkanı yetmemişti köye ocak getirmeye...

Birkaç yıl sonra, Kezban’ın yattığı köy mezarlığımızın hemen altındaki çayırda donanımlı bir sağlık ocağı kuruldu.

Küçük halam Kezban gibi, bir çocuk daha ölmedi köyümüzde.

★★★

Ağalık varken din de ağalarındı.

Büyükdere yörenin en büyük köylerinden biri olmasına karşın camimiz yoktu.

Cami, ağaların yerleştiği bitişik köydeydi.

Cuma namazları için ağaların köyüne gidiliyordu.

Bağnazlar tarafından din düşmanı diye iftira atılan İsmet Paşa devrinde, 1946 yılında köyümüzün ilk camisi inşa edildi. Dedem caminin taşlarını sırtında taşımakla övünürdü, sohbeti açıldığında.

İsmet Paşa, 1973’te hayata veda ettiğinde Büyükdere’de gıyabi cenaze namazı kılınıp camide hatim indirildi.

Köyümüzün, en başta sofuları İnönücüydü.

★★★

Babamın dedesi ve dedemin de içinde bulunduğu köylülerimiz Ovit Dağı’yı yürüyerek aşıp Rize’ye indiler.

Hepsi hamaldı.

Kışın hamallık ederek rızıklarını kazanıyor, yaz başı rençberlik için Büyükdere’ye dönüyorlardı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarından söz ediyorum.

Rize, o tarihlerde ‘Çoruh’ şehrinin vilayet merkezi.

Küçük bir balıkçı şehri.

Portakal, mandalina, limon ve mısır yetişiyor.

Dedem ve kuşağı Cumhuriyet’in çayı armağan ederek Rize’yi sanayi şehri yapmasına gün be gün şahit oldu. Ve bu sayede meslek öğrendi­ler; amcam eczacı kalfası, babam da belediyede elektrik işçisi oldu.

Cepleri para, evleri bereket gördü.

Bir zaman hanlarda kalan hamal­lar arsa aldı, apartmanlar dikti.

Ben Rize’nin Kale Mahallesi’ndeki beş katlı aile apartmanımızın birinci katında doğdum.

★★★

O aile apartmanında liseyi ilk biti­ren, üniversiteyi ilk kazanan benim.

Dedemin hamallıktan kazanıp cebime sıkıştırdığı helal parayla uğurladılar beni üniversiteye.

Sonra kız ve erkek kardeşim bir bir mezun oldular.

Cumhuriyet’in okullarında, valilerin, emniyet müdürlerinin ve jandarma komutanlarının çocuk­larıyla birlikte ve bedava okuduk. Ne onlara torpil çekildiğini hatırlıyorum ne de bize hak ettiğimizden daha azının verildiğini. Ayakkabısızlara ayakkabı, gocuksuzlara gocuk, ön­lüksüzlere önlük dağıtıldığını dün gibi hatırlıyorum.

Kız kardeşim şimdi Rize’nin bir ilçesinde öğretmenlik yapıyor.

Cumhuriyet’in ona verdiği ışığı, çocuklara aktarıyor.

Babaannemin doğduğunda oy hakkı bile yoktu.

Bugün kardeşim sandık başkanlığı yapıyor.

Dilerse aday da olur.

★★★

Bizler Osmanlı’nın vergiden vergiye, seferberlikten seferberliğe hatırladığı, horlanan köylülerdik.

Üzeri tezek kokanlardık.

Kimsesizlerdik.

Cümle yetimlerin halinden yalnız­ca Selanikli bir yetim anlardı.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı için yola çıkarken bizlere güvendi.

O, sırtını Erzurum’a verdi; Erzu­rum, Kemal Paşa’ya.

TBMM açılırken, Erzurum Millet­vekiliydi.

Ve Cumhuriyet, ‘kimsemiz’ oldu.

Atatürk sayesinde milletin efendisi ilan edildik, köylü vatandaş olduk.

Rus işgaline ve Ermeni baskınına uğramış köyümüz 100 yıldan beri namahrem eli görmedi.

Ağalık kalmadı.

Her bir köylümüz kendi evinin ağası artık.

Cumhuriyet, köyümüze kurulan okul ve sağlık ocağı, bağlanan elekt­rik, çekilen su şebekesiydi.

Okuma yazmayı askerlikte öğre­nen dedelerin torunları; doktor, hu­kukçu, gazeteci, mimar, mühendis, akademisyen ve öğretmen oldular. Köyümüzde üniversite kuracak kadar yetkin insan var artık.

★★★

Cumhuriyet, ne beyzadelerin ve hanım sultanların saltanatı...

Ne kodamanların ve ensesi kalınla­rın yağlı kazanı...

Ne de imtiyazlıların şımarık iktidarı.

Cumhuriyet, bizlerin, yani kimse­sizlerin yüz yıllık hikayesidir. Baba­larını, Yemen’den Galiçya’ya, adını bilmedikleri cephelerde kaybeden dedem gibi yetimlerin özgür bir vatan ve bağımsız bir devlete sahip olabilmesinin hikayesi.

Ağanın araziyle birlikte alıp sat­tığı köylüden vatandaş, yüzyıllardır cahil bıraktırılandan profesör, nüfus sayımlarında sayılmayan kadından devlet başkanı yaratabilen mucize.

★★★

Anmayacaklarmış.

Törenler düzenlemeyeceklermiş.

Gazze’deki saldırıyı bahane edip kutlamayacaklarmış...

Ne gam!

Filistin, içinden bir Atatürk çıkara­madığı için bugün bombalar altında ve işgalcisini kovamadı. Biz Arap dünyasındaki sönmek bilmeyen yan­gından uzakta isek, kurtuluşumuzu Cumhuriyetle taçlandırdığımız için.

Türkiye’yi ayırt eden, halkının Müslüman olması değil, hayır!

Halkı Müslüman olup laik ve de­mokratik bir Cumhuriyet kuran tek ülke olması.

★★★

Bugün Cumhuriyetimiz yüz yaşında.

Bizler yüz yıllık bir mucizenin, aslında yaşandığına ve gerçek olduğuna dair birer canlı kanıtız.

Yaşasın Cumhuriyet!