Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Cem Sağbil: Da Vinci’nin bambaşka bir problem çözme niteliği var
Cem Sağbil: Da Vinci’nin bambaşka bir problem çözme niteliği var
Heykeltraş Cem Sağbil, vefatının 500'üncü yılında Leonardo Da Vinci'nin son yıllarını geçirdiği Amboise'a gelen sanatçılardan birisiydi. Da Vinci'nin müthiş bir araştırmacı ve üretici olduğunu söyleyen Sağbil'in “Hemera ve Ay Tutan Adam” isimli heykelleri yıllardır Paris'te sergileniyor. Türkiye'de heykel sanatı açısından zor bir ortam olduğunu söyleyen Sağbil, "Bizim kültürümüzde heykelin yeri tabii bir Avrupa'daki dünya gibi değil. Tanımadığı bir şeyi ya da kendinden olmayan bir şeyi reddetme dürtüsü çok güçlü Türkiye'de. Her şeyden önce çok ciddi bir şekilde eğitimle bunu aşabiliriz diye düşünüyorum. Bizim zamanımızda gördüğümüz dersler yok olmaya başladı. Psikoloji yok, mantık yok, felsefe yok. Yarın öbür gün sanatı da kaldıracaklardır büyük ihtimalle" diyor.
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 22 Ekim 2019 - 11:14

Da Vinci yolcuğu nasıl geçti, neler kaldı heybenizde?
Baktığın zaman çok keyifliydi. Neler kaldı elimde, belki birazcık hafif kafa karışıklığı diyeyim. Çünkü Da Vinci’nin üzerine yoğunlaştıkça nasıl bir değerle ya da nasıl büyük bir şeyle karşı karşıya kaldığımız çıkıyor ortaya. Tabi verilen görevi daha arttıran bir şeydi. Çıta yükseliyor devamlı… Çok güzel bir proje olacak. İklim çok güzeldi, yani insanlar, sanatçılar arasındaki armoni güzeldi. Sanıyorum başımızın dik olduğu bir proje olacak.

Projeden bağımsız aslına, Da Vinci’nin bize söylediği özel olarak sanatçı kariyerinde sana söylediği?
Beni en çok heyecanlandıran şey, adamın müthiş bir şekilde araştırmacı ve üretici olması. Bende tetiklediği şey; daha ne kadar yoğunlaşılması gerektiği. Yaptığı işe dışarıdan bakabiliyor ve bu çok heyecanlandırdı beni. Bir yandan resimde çıtayı çok yükseltecek resimler yapıyor Mona Lisa gibi, öteki taraftan da silah yapıyor, diğer yandan mimari yapıyor. Etik değerleri falan kesin bizler gibi görmüyor. Bambaşka bir boyuttan bakıyor, bambaşka bir problem çözme niteliği var.

Hemera ve Ay Tutan Adam isimli iki heykeliniz Paris’te sergileniyor. Paris’e nasıl yerleştirildi bu heykeller?
2009’daki Türkiye Sezonu etkinlikleri kapsamında belediye beni Paris’e davet etmişti. Bu heykelleri ilk olarak dışarıda sergilemiştik. Üç sene kadar bu heykelleri kiraladılar. Üç sene sonra da satın almaya karar verdiler ve şu anda Paris’te sergileniyor.

O heykeller izleyicilere hangi mesajı iletiyor?
Orada bir dualizm üzerine çok yoğunlaşılmış bir şey var. Kadın olan elinde güneşi tutuyor. Erkek de elinde ayı tutuyor. Ellerinde de tam karşıtlarını tutuyorlar. Bizim çok içimizde yaşadığımız bir hikaye o dualizm, yani bir tanesi olmazsa öbürü olmuyor zaten. Onun üzerine yaptığım uzun süreli bir çalışmanın ürünü onlar.

Cem Sağbil’in Paris’te sergilenen Hemera ve Ay Tutan Adam isimle eserleri…

Bir ayağınız Almanya’da… Şu anda da Paris’teyiz. Almanya’dan ya da Paris’ten bakınca doğululuk-batılılık kavramları nasıl görünüyor size?
Hayatımın yarısını Almanya’da, yarısını da Türkiye’de geçirdim. Ben Türkiye’den bilinçli bir adam olarak gittim Almanya’ya. Alman kültüründe büyümedim ama ilk gidişimde kültürel bir fark yoktu. Mental olarak bir sıkıntım yoktu. Daha soyut kavramlarda bakıyor Avrupalılar… Daha geniş çeperli bakıyorlar. Türkiye’de biraz daha lokal kalıyoruz. Ama Türkiye’deki durum beni çok etkilemedi. Zaten sanatımda propagandist olmamak, o andaki konumun beni etkilemesine müsaade etmemekti derdim. Daha yukarıdan bakıp, daha sınırsız, daha zamansız bir şeye oynamaktı. Şöyle söyleyeyim; Almanya’da öğrendim, Türkiye’de yaşıyorum.

Amboise’da nehrin yanındaki Da Vinci heykelini görünce aklıma Eskişehir’deki eşek heykeli geldi. O heykeli kırmışlardı. Burada heykele yönelik iki farklı bakış açısı var. Türkiye’de heykel de diğer plastik sanatlara göre kavranması zor bir sanat. Siz nasıl değerlendirirsin? Diğer plastik sanatlardan biraz daha zor.
Daha zor bir ortam var. Kabul edilmesi de daha zor. Çünkü çok klişeyle karşı karşıyayız. Türkiye’de genelde bir Atatürk heykel sendromu ve meydan heykelleri var. Dolayısıyla bizim kültürümüzde heykelin yeri tabii bir Avrupa’daki dünya gibi değil. Tanımadığı bir şeyi ya da kendinden olmayan bir şeyi reddetme dürtüsü çok güçlü Türkiye’de. Reaksiyonel bir toplumuz. Kanımız kaynıyor. Benim de birkaç heykelim hırpalandı, çalındı, eritildi. Eğitim konusunda bizim de yapmamız gereken bir şey var aslında diye düşünüyorum.

Mesela?
Yani o adam bunu bilmiyorsa, o bilmemesinin bir sebebi de bir parça benim. Benim gibilerin bunu, ona bir şekilde yaklaştırmamış olması. Bu kadar net bir olay var. Adam anlamıyorsa ben anlatamamışımdır. Onun üzerine bir takım şeyler yapmak lazım. Sanat yapan bir adam kendi bile bilmiyor. Akademiye girip, heykel okumak isteyip, ailesine “Ben öğretmen olmak için gidiyorum” diyen birtakım arkadaşlarım var.

Dinin bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?
Var, kesinlikle. Çok ciddi bir şekilde hem de.

Tabii Türkiye’de, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde mesela bu topraklardan çıkan çok değerli heykeller de var…
Kesinlikle, çok zenginiz o konuda.

Cem Sağbil ile Da Vinci’nin bahçesinde sohbet ettik…

PSİKOLOJİ YOK, MANTIK YOK, FELSEFE YOK

Bu noktada kültür politikası açısından neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Her şeyden önce çok ciddi bir şekilde eğitimle bunu aşabiliriz diye düşünüyorum. Bizim zamanımızda gördüğümüz dersler yok olmaya başladı. Psikoloji yok, mantık yok, felsefe yok. Yarın öbür gün sanatı da kaldıracaklardır büyük ihtimalle.

Zaten adı var, kendi yok gibi…
Bu tabi tehlikeli bir olay. Iona Kuçuradi’nin bir yazısını okumuştum, “Felsefe derslerini bize bırakın, 20 sene sonra Türkiye başka düşünür” diyordu. Bu çok önemli. Düşünmeye yönelik bir çalışma yapılmıyor, istenmiyor da zaten anladığım kadarıyla. Ekonomik olarak da güçsüzleşmeye başladık, sanat zaten bir üst-kültür. Sanat, estetik bu hepimizin içinde var. O kadının başörtüsünün ucuna yapmış olduğu iğne oyasında da sanatsal bir kaygı var. Bunun ehlileştirilmesi lazım, nasıl ehlileştirilecek? Çünkü büyük bir zenginlik o, ondan sonra açılan başka kapı var, bakış açıları değişiyor. Sadece eğitim ve o kültürel yapının tekrar yerine oturtulmasıyla.

Rodin’in klasik bir sözü var biliyorsunuz; heykel yapmakla ilgili “Ben sadece fazlalıkları atıyorum” diyor. Siz nasıl üretiyorsunuz heykelleriniz?
Çok doğru bir laf. Çok ilginç bir şey var orada. Şimdi ben yaptığım objelerde, karşı taraftan gelen reaksiyonları, geri dönüşleri iyi değerlendirmeye başladığımı düşünüyorum. Ne demek bu? Bir şey yapıyorsun, o sunuma girdiği ve birisi gelip ona bakmaya başladığı zaman o heykel zaten benden çıkmaya başlıyor. Karşıdaki insanın o heykeli benleştirmesi için ne yapmak gerekiyor, önemli olan o. Bitmiş bir işi izlemiyoruz. İzliyoruz ama çok çabuk tüketiyoruz.

DUYGUNUN YÜKSEK OLDUĞU YERE OYNAMAK İSTİYORUM

Bu noktada ben heykelin diğer sanat dallarına göre çok avantajlı olduğunu düşünüyorum üç boyutlu olduğu için… Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin heykel her zaman önceki ve şimdiki değerini muhafaza edecek gibi..
Şu süre içerisinde dediğinde bir doğruluk payı var, yani ben işin fiziksel tarafından bakmayıp daha duygunun yüksek olduğu yere oynamak istiyorum. Onu yapmaya çalışıyorum. Ne kadar az malzeme verirsem, izleyici, onu kendi dağarcığıyla, bilgisiyle donatıyor zaten. Heykel, onun heykeli olmaya başlıyor. Ben de şimdi daha ne kadar az yapabilirim ki o kişiye daha çok alan açayım derdindeyim.

Peki heykellerinizi nerede görebilirler?
Şu anda yapmış olduğum bir sergi yok ama Çanakkale’de bir meydan heykeli var, Ankara’da ve İzmir’de de varFakat medyadan sergi ve açılışlar olduğu zaman takip edebilirler.

Da Vinci projesine Cem Sağbil nasıl katkı sağlayacak?
Çok kristalize olmuş bir fikir yok açıkçası. Benim alışılagelmiş bronz heykellerimle mi çıkacağım, yoksa yeni bir şeyle mi çıkacağım bilmiyorum. Beni tahrik eden şey daha yeni bir malzemeyle, daha yeni bir şekilde projede yer almam. Yine üç boyutlu. Bronzun o dayanılmaz çekici gücü beni bırakmayabilir, ben yine bronzdan bir şeyler çıkartabilirim. Fakat birtakım yeni malzemeler de denemek istiyorum. Çelik denemek istiyorum, ahşap da var kafamda… Ama çok heyecanlı bir süreç, çok heyecanlı.


ANITSALLIK BÜYÜKLÜKLE İLİŞKİLİ DEĞİL

Plastik sanatlarda son dönemlerde Türkiye’nin son 15 yıllık inşaat gelişimine paralel olarak eserlerin git gide daha büyüdüğüne yönelik bir gözlemim var. Sizce de böyle bir eğilim var mı?
Kesinlikle, doğrudur. Anıtsallık hiçbir zaman büyüklükle ilişkili değil. Yani küçücük bir heykel de anıtsal olabilir. Fakat görsel bir problemle karşı karşıyayız. Atölyede yapmış olduğun, iki metrelik bir heykeli dışarı çıkardığın zaman hap kadar kalıyor. Burada bir sıkıntı var. Eski Yunan’da, o dönemde, iki metrenin altında heykel yok, eğer çocuk heykeli değilse. Çünkü iki metrenin altında yapmış oldukları heykellerin hepsi bir maymun büyüklüğünde. Bir yarış ve rekabet var; binalar 40-50 katlı. Büyük kapılar falan… Tabi orada küçük bir şeyle değil de daha büyük bir şeyle gövde gösterisi yapabilir miyim duygusu çok kuvvetli basar. Zannediyorum bunun bir parça rolü var. Bir de tabii ki alan müsaade ediyorsa, büyük bir binanın önündeki alanın büyüklüğü de tahrik edici bir şey.

“ESKİ ŞEYLERİN KORUNMASI GEREKİYOR”

“Eski şeylerin korunması gerektiğini savunuyorum. Çünkü o bizim için çok ciddi bir kapital. Yurt dışına geldik, burada da gördük 500 senelik bir objeyi, bir resmi, bir heykeli veya bir binayı adam bana öyle bir sunuyor ki, sanki böyle bir şey hiçbir yerde yok. Hakikaten de yok. Ama Türkiye’de 2 bin senelik, 3 bin senelik, 5 bin senelik işler var. Biz onların farkında bile değiliz. Bugün Paris’e giren galiba yıllık 80-90 milyon turist var. Bizim bütün Türkiye’ye girenin beş misli falan. Onun için büyük bir kapital bu ve değerlendiremiyoruz ona üzülüyorum ve onlar da yok olma sürecinde tabi.”

Son güncelleme: 15:12 - 31.10.2019